Ebekulak

Geek and proud of it

500 Days of İstanbul

Posted by ornitorenk On January - 5 - 2010ADD COMMENTS

Eve dönerken Taksim’den yürüyesim geldi.

Herhangi bir günün eve dönüş rotasını izlemek istemedim. Hayatımın yeni bir sayfasına açılan bir gün bugün. Yeni yıl beraberinde pek çok yeni şey getirdi ve o saf heycanla daha fazla yeniliğe açığım.

Taksim meydana yürüdüm, metroya inmek yerine otobüs durağına gittim. Gelen ilk otobüse bindim. Orta boşluğa bakan koltukta, cam kenarındaki güzel kızın yanına oturdum.

Müzik dinliyorum, an itibariyle Sean Paul’den Temperature çalmakta, sesini kıstım biraz. Sonraki şarkı shuffledan Bob Marley çıktı, “I don’t want to wait in vain for your love”, sesi biraz açtım, %55 civarlarında. Harbiye’ye yaklaştık. The Smiths, There’s A Light That Never Goes Out çalmaya başladı. Sesi sonuna kadar açtım, gözümün önünden filmden sahneler geçiyor.

“To die by your side, is such a havenly way to die” diyor Morrissey.

Yanımda oturan kız koluma dokunuyor. 1 milisaniyelik sürede “OMG 500 DAYS OF SUMMER’IN AYNISI HAYALLERİMİN KADINI MI BU ACABA?!” diye düşünceler eşliğinde kafamı çevirirken az önce süper soğuk havadan gelmiş olmamdan kaynaklı ısı dengeleme amaçlı sıvı sümüğün burnum derinliklerinden aşağı yola koyulduğunu hissediyorum. Umutla dehşet arası duygular arasında kalmışken kulaklığı çıkarıp kıza gülümsüyorum.

“Sesi biraz kısar mısın” diyor.

t8e sunar: Son 10 Yılın En İyi 10 Dizisi

Posted by t8e On January - 4 - 2010ADD COMMENTS

Tamamen kişisel tercihlerimden oluşan bir liste hazırladım. Aralarında hiç izlemediğim, izleyip de bıraktığım, başından sonuna kadar takip ettiğim ve hala bitmemiş ama bence geçen 10 yıla damgasına vurmuş diziler var. buyrun bakalım:



10) CSI (2001-): Hiç izlemediğim bir dizi işte. Fakat suç draması kavramını baştan yaratan, bu türe yeni bir yön veren ve bu türün amiral gemisi olmaya hala devam eden bir yapımdan bahsediyoruz. Without A Trace, Cold Case, Law& Order’ın bazı spin-off’larına örnek olan; kendi bünyesinden ise CSI: New York, CSI: Miami yan ürünlerini çıkaran, bu vesileyle popüler kültüre Horatio Caine ekolü tek satırlık replikleri kazandıran bir markadan bahsediyoruz. Ayrıca tüm dizilerinde, jeneriklerde The Who kullanmaları sempatimi kazanmıştır.

9) 24 (2001-): Bush Yönetiminin televizyon dizilerine yansımasıdır 24. İlk sezon, çok farklı ve orijinal bir konsepti sunmasıyla milyonların beğenisini kazandı, 2. sezon çok heyecanlıydı. 3. sezondan itibaren yavaş yavaş politik/gerilimden fantastik/vatanseverlik kaymaya başladı. Ne zamanki Los Angeles’ta nükleer bomba patladı, ben de diziyi orada bıraktım. Kiefer Sutherland, Jack Bauer’ın en uzun günleri sayesinde ömrünün sonuna kadar film çekmese de, ya da kötü filmlerde oynasa bile rahat rahat yaşamayı garantiledi, dizi siyahi bir ABD başkanı’nı müjdeledi, Amerika’nın terör paranoyası abartısını yitirdikçe 24 de önemini kaybetti. Jack Bauer Chuck Norris’e denk gösterildi ama bence maç ortada.

8 ) Nip/Tuck (2003-): “Tell me what you don’t like about yourself.” Plastik cerrahı 2 doktor üzerinden insan ilişkilerine ve hayata dair çok sert bir anlatıma sahip olan Nip/Tuck ilk 2 sezonunda cesur konuları, görüntüleri ve mesajlarıyla insana dair dramaların yeni kralı olma potansiyeline sahipken ilerleyen sezonlarda dalgalı bir performans sergilemeye başlayıp istikrarını yitirince ve ilişkiler sarmalına odaklandıkça listede gerilerde kaldı. 4. sezon finalinden sonra izlemeyi bırakmıştım fakat 6. sezonda sanırım bitiyor dizi, dolayısıyla eski güzel günlerin hatrına kalan bölümleri seyretmek lazım.

7) Dexter (2006-): Kim derdi ki bir seri katili çok seveceğiz? Dexter Morgan çocukluğunda geçirdiği travma yüzünden seri katil davranışları göstermeye başlayınca onu evlatlık edinen polis babasının en azından içindeki bu kötülüğü kontrol etmesini öğrettiği ve içindeki caniyi Miami’nin gerçek kötüleri üzerine salan bir adli tıp/kan uzmanı. Normalleşmeye çalıştıkça başı daha çok derde giren, normalleşmeyi reddettikçe sahip olduklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalan bu karakter üzerinden günümüz toplumu ve belki de adalet sistemi üzerine çok güzel sosyal eleştiriler yakalamak olası. Michael C. Hall’un oyunculuk gösterisine de şapka çıkarmamak mümkün değil.

6) Mad Men (2007-): 00′lı yılların ikinci yarısında oyuna giren ve skora direkt etki eden mükemmel dizim Mad Men. Bence(izlediğim ve/veya bilgi sahibi olduklarım içinde) şu an televizyondaki en iyi drama bu. Çok uzun süredir hakkında bir şeyler yazasım vardı ama bi türlü fırsat bulamadım bari burada ballandıra ballandıra anlatayım! 60′lı yılların Amerika’sında geçen dizi, o dönemin sosyal ilişkilerini, kadın-erkek iletişimini ve iş hayatını (özellikle de neredeyse tamamen bakir olan reklam dünyasını) mükemmel bir şekilde ele alıyor. The Sopranos’un yaratıcılarından Matthew Weiner’ın elinden çıktığı için nasıl bir atmosferi olduğunu tahmin edebilirsiniz. Ağır, yavaş fakat insanın içine işleyen, karakterleriyle izleyiciyi bütünleştiren ve o dünyada yaşama isteği uyandıran (ne kadar iyi/kötü olursa olsun) bir dizi. Amerikalılar “tarihlerini” (bunu demeye yüzleri olmadığı için nostalji terimini kullanıyorlar) tekrar hatırlattığı için dizi için delirmiş durumdalar 3 sezondur. Ana karakter Don Draper (canlandıran Jon Hamm değil ama dikkatinizi çekerim, karakter Don Draper) 2009 yılının en etkili (influential) erkeği seçildi. Obama’dan falan daha etkili bir isim yani. Düşünün. Tabi bu bağlamda oyunculukların da ne kadar kusursuz olduğuu söylememe gerek yok sanırım.

5) Carnivale (2003-2005): 5. olmasının tek nedeni HBO’nun şerefsizliğidir. Bitseydi hiç tartışmasız gelmiş geçmiş en iyi televizyon dizisi olabilirdi, bu eksik haliyle bile en iyilerinden biri bence. Carnivale’i anlatmama gerek yok, lütfen hala izlemediyseniz mutlaka izleyin. Sonra HBO’ya küfretme ayinimize siz de katılın.

4) House (2004-): CSI suç dizilerinde bir çığır açtıysa, House o türü tıp dizilerine monte ederek her şeyi alaşağı eden bir kaos yaratıcısıdır. Tıpkı diziye adını veren ana karakterimiz Gregory House gibi. 21. yüzyılın Sherlock Holmes’u sadece bir dedektif değil aynı zamanda bir medikal dedektif. Hugh Laurie’nin her sezon oyunculuk dersi vermesi sayesinde, tek adama bağlı dizilerin tartışmasız en iyisi çünkü 6 sezon ve 100′ü aşkın bölümdür formülünü neredeyse hiç değiştirmeyen bir yapıya sahip olmasına rağmen hala daha ratignlerde en üst sıralarda yer alan belki de tek dizi. Hugh Laurie’nin performansı yanında yazarların yan karakterlere zamanında ve kıvamında müdahaleleri dizinin ilginç kalmasını sağlayan en önemli faktörlerden. Dizinin alt metninde arkadaşlık müessesi üzerine pek çok fikir bulunabilir. Bir de Thirteen ve Cuddy var tabi.

3) Lost (2004-): İster sevin ister nefret edin, kabul etmemiz gerekir ki 6 yıldır dünyada televizyon izleyen herkes Lost’u biliyor. Bana kalırsa ‘93 yılında The X-Files’ın yaptığını 10 sene sonra Lost yeniden başardı. Bugün Türkiye’de yabancı diziye olan ilginin artmasına ve temel bir kitle oluşmasına katkıda bulunan da yine JJ Abrams ve arkadaşlarının yarattığı bu maceradır. İnanılmaz basit bir çıkış noktasından fenomene dönüşen Lost (konusunu anlatmamı beklemiyorsunuz heralde, Coca-Cola’dan haberiniz var mı diye sormak gibi bir şey olur) tüm dünya’da bir popüler kültür ikonu olmayı başardı. Onu kendine örnek alan onlarca dizi çekildi ama hiçbiri Lost’a rakip olamadı bile. Lost bittiğinde gerçek anlamda amerikan dizi sektöründe bir boşluk oluşacağını tahmin ediyorum çünkü sanmıyorum ki onun kadar izleyici ve dolayısıyla reklam çeken başka bir dizi olsun. Bu arada sözüm diziyi izlemek için bitmesini bekleyenlere: En güzelini yapıyorsunuz.

2) Battlestar Galactica (2003-2009): Hayatında bilimkurgu ile arası çok da iyi olmamış ben, bir bilimkurgu dizisini neredeyse en tepeye yerleştiriyorsam, inanın bana bir sebebi var. Battlestar Galactica bilimkurguyu meze olarak kullanan muazzam bir insanlık draması. Savaş, barış, aşk, dostluk, siyaset, adalet, nefret…Hepsi mükemmel bir kurguyla mükemmel bir yönetmenlikle, mükemmel oyuncularla ve mükemmel(ötesi?) müzikleriyle karşımıza tek bir hikaye olarak çıkıyor ve bize sadece ama mutlaka izlemek kalıyor. Caprica’yı beklerken belirtmek isterim ki Ronald Moore gözümdeki televizyonun dahi çocuğu imajını, ne yaparsa yapsın (ki kötü bir şey yapacağını sanmam) Carnivale’ın ilk sezonu ve BSG sayesinde çooook uzun süre koruyacaktır. So say we all.

1) Six Feet Under(2001-2005): Eğer siz de benim gibi zaman zaman neden yaşadığınızı, var olma amacınızı sorgulamaya çalışırken dalıp gidiyorsanız, size iyi bir haberim var: Sadece son on yılın değil, belki de tüm zamanların en iyi dizisi Six Feet Under bu konuda bize yardımcı olmaya hazır.
Cenaze Evi işleten Fisher ailesinin yaşamlarını takip etme fırsatını bize sunan Alan Ball, bu fonksiyonunu yitirmiş aile üzerinden hayat ve ölüm üzerine söyleyeceklerini söylüyor ve hepimiz gibi varoluş krizine saplanmış olan karakterlerle birlikte hayatın anlamını aramamızı sağlıyor. Gençseniz Claire, gençlik-olgunluk arasında bir yerdeyseniz Nate, tutunma çabası içindeyseniz Dave, artık yaşlandığınızı hissediyorsanız Ruth ve sorunlu olduğunuzu kabul ediyorsanız Brenda ile kardeşi Billy Chenowith ile bir bağ kurmanız yüksek bir olasılık. İzlerken asla örnek almak istemeyeceğiniz onlar gibi olmaktan kaçınacağınız “gerçek insanlar” bunlar; fakat içten içe aslında tam da onlar gibi biri olduğunuzu biliyorsunuz veya bunun farkına varıyorsunuz izledikçe. Six Feet Under hayatın ta kendisi, hayatın acı gerçeği. Pek çok dizi izledim; hepsine heyecanlandım, güldüm, üzüldüm, korktum,gerildim. Ama hiçbiri beni hüngür hüngür ağlatmadı. İşte SFU böyle bir diziydi. Herkese göre değil ama izleyene çok şey katan, eşi benzeri olmayan bir yapım.

Previously on 2009

Posted by ornitorenk On January - 2 - 20101 COMMENT
Doğumgünü
Yalnızlık
Fatoş
FM’09
Ebekulak
Mehtap
Burgazada
Kuleli Askeri Lisesi
Acıbadem
Terazi kadını…
One Love
Röyksopp
Vision One
Rock’n Coke
Zeynep
Howling Bells
Sarah & Audrey
Duman
NIN
Prodigy
Smack my bitch up
“All my Turkish Warriors”
Zeynep
Linkin Park protestosu
Suitcase
Milk
Bağdat caddesinde bir çift vampir
Cihan askere gitti
Göcek-Dalaman tatili
Pure
“Sosyal Medya”
Likenight
FIAT
Halloween
Bazırtan Vodka
Domuz Gribi
“Gazdır gaz”
Apandisit
Narkoz
Evkur’dan PS3
Dragonage
Mudkipz
Şoko Party
Guitar Hero
Elmacık kemigi yetmezligi
41?29!
Antalya

2009′un en güzel anı

Posted by ornitorenk On December - 29 - 2009ADD COMMENTS

Ebekulak 3 Yaşında

Posted by ornitorenk On December - 28 - 20091 COMMENT

snoopy1

Her şeyden önce, mutlu yıllar!


Nasıl oldu en çok ben şaşırdım vallahi.

Ebekulak 3 yaşında.

2 sene önce bir Merry Xmas postuyla başladı. Beni arkadaş sahibi etti, iş sahibi etti, sevgili sahibi etti.

Hacklendi, serverı değişti, kapandı, açıldı. Her bir şey oldu.

Yaşı 3 oldu.

Görüntüsü, içeriği her bir şeyi değişti ama hala burası benim kendi çalıp kendi oynadığım kabuğum.

Ukulele çalan kız

Posted by ornitorenk On December - 27 - 20092 COMMENTS

Hayır, Scrubs’daki ukulele çalan kız karakterinden bahsetmiyeceğim.

Kendisinden 1 ay önce, Friendfeed’de Serdar Kuzuloğlu’nun şu videoyu paylaşması sayesinde haberdar olduğum Fransız bir kızdan bahsedeceğim.

Beni tanıyanlar, Fransa ve Fransızlar ve Fransaya ait her şeyden hiç ama hiç hazzetmediğimi, bu yüzden blogumda Fransız bir kızdan övgüyle bahsetmenin nasıl bir milat değeri taşıdığını bilir.

Gerçek adını bile bilmiyorum, YouTube kullanıcı adı chipswow, kanalında dizüstü bilgisayarının kamerası ile kaydettiği ukulele cover şarkılar söylüyor. Coverladıkları arasında Massive AttackMorcheeba, Cocoon, SoKo, Regina SpektorLilly allen, Kimya Dawson (ve Juno soundtrackde yer alan diğer müzisyenler), Paolo Nutini, Beirut, Dido, Natalie Imbruglia, Gnarls Barkley gibi isimler var. Şarkı seçimleri ve müzik zevki ile hedefi tam 12′den vuruyor. Tek eksik hiçbir Kings of Convenience parçasını çalmamış olması.

Arada bir yok oluyor, sonra aksanlı İngilizcesi ile neler yaptığından bahsediyor. Dil bariyeri yüzünden mi yoksa doğal hali mi bilinmez, biraz şaşkın, biraz deli birine benziyor. (yine beni tanıyanlar, bunların karşı cinste karşı koyamadığım iki ana özellik olduğunu bilirler)

Fransızcam pek olmadığı için hakkında ayrıntılı bilgiye erişemedim henüz ancak Facebook’da hayran sayfası olduğunu ve Fransa’da konserleri olduğunu biliyorum. Takip etmek veya bana yardımcı olmak isteyenlere duyurulur. :)

Benim İstanbul’dan Fransa’ya yolladığım derin duygular bir yana, bu güzel kızın coverlarını tanımanızı istedim. Belki bu vesile ile Babylon olur, Ghetto olur, birileri sesimi duyar da konsere getiri kendisini İstanbul’a.

Belki bana da bi backstage pass filan ayarlar. hm?

Kültür vasıtasıyla ulaşmak ve çeşitliliği kutlamak

Posted by ornitorenk On December - 24 - 2009ADD COMMENTS

Huzurlarınızda, en büyük idolüm Wowozange


Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

“O lafı etme Halil”

Posted by ornitorenk On December - 22 - 2009ADD COMMENTS

Bigumigu çok önceden koymuş ama ben hayırsız olduğum için görmemişim. Bugün friendfeed’de deniz ve elma+alt+shift ardışık koyunca dikkatimi çekti.

Viral olarak süper, rekam olarak “ı-ıh” dediğim bir çalışma. Sebeplerini de şurada anlattım. Ama dedim ya, viral olarak süper diye, paylaşmadan olmaz.

Bigu1 | Bigu2 | Elma+alt+shift

Müzikal Transportasyon

Posted by ornitorenk On December - 21 - 20091 COMMENT

Kişilerle, ilişkilerle şarkıları özdeşleştirmemeye azami önem gösteririm. Ama insanın kontrolü dışında gelişiyor bazı şeyler. A noktası ile B noktası arasındaki mesafe ve o mesafenin defalarca kat edilişinde dinlenen şarkılar hep aynı olunca mesela…

Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

…bir kaç saniye içinde Karaköy’de ofisten çıkıp Kavacık’tan Hidiv Kasrı’na giden yola, sonunda mor-siyah buklelerin olduğu o yola gidiverdim işte.

Yatmadan önce

Posted by ornitorenk On December - 16 - 2009ADD COMMENTS

Eskiden, yatağa girip anında uyuyamazdım. En az 1 saat kitap okur, üstüne uykuya geçmek için hayaller kurardım. Sevdiğim hikayelerin, kitapların, filmlerin içinde sevdiğim insanla(artık o dönem her kimse) olduğumu hayal ederdim.

“Happy thoughts” gerekirdi uykuya geçmem için.

Şimdilerde ya yatağa düşüyor ve o şekilde uyuyorum, ya da uykuya geçmeden önce hayallerin rahatlığı yerine gerçeklerin gerginliği biniyor üstüme.

Ay sonu nasıl gelecek, işler nasıl yetişecek, kariyerim ne olacak, hayatım ne olacak, geleceğim ne olacak…

Bundan yaklaşık 15-16 yıl önce “ben büyümek istemiyorum” demiştim. Bu demecimin hala arkasındayım.

Hiç keyifli değil büyümek. Bir gıdım mutluluk uğruna bin günlük çile.

VIDEO

TAG CLOUD

More of Me & Some Links

About Me

Onur Cengiz, an itibariyle 24, bi ara 25 olacak. Leğen burcu. Doğum yeri ve ikamet İstanbul.

Twitter

    Photos

    HalloweenHalloweenHalloweenHalloweenHalloweenHalloweenHalloweenHalloweenHalloweenHalloweenHalloweenGalata Kulesi