Erkek: “Ne zaman uygun olursun?” Kadın: “Cumartesi akşamı müsaitim.” E: “Süper, ne yapmak istersin?” K: “Fark etmez, sana uyarım.” E: “Yemeğe çıkmak mı istersinn, yoksaa…” K(sinirlenerek): “Tamam olur, yemek yiyelim” E: “Tamam o zaman! Ne yemek istersin?” K: “Farketmez, uyarım sana.” E: “İtalyan yemeği sever misin?” K (dilini ısırarak): “Olur, tamam” E: “Saat kaçta dersin peki?”
————————————————–
Temmuz ayı başlarında bir blog yazısı okumuştum. Yetiştirilme şekli, iş hayatı ve çocukları olan bekar bir anne olmanın sonucu olarak daima karar veren, plan program yapan ve sorumluluk alan bir kadın, ilişkilerinde, ilk randevu öncesindeki konuşmalarda bile erkeklerin sorumluluk almaktan kaçınması, her şeyi ona bırakması ve sonuçta kendini sürekli kararları alan, planları yapan pozisyonunda bulmasından yakınıyor ve yukarıdaki örneği veriyordu.
Kadınların gittikçe iş ve özel hayatlarında daha aktif ve dominant bir rol almaya başlaması karşısında erkeklerin gittikçe pasifize olmasından şikayet ediyor ve başkalarının onun yerine karar aldığı zamanlarda hissettiği mutluluktan bahsediyor.
Yazının altında da erkek okuyuculardan gelen çeşitli yorumlar, hoş “içgörüler” bulunmakta. Okumanızı tavsiye ederim.
Konuya kendi hayatımdan baktığımda da bazı roller yer değiştirmiş olsa da çok da farklı bir sahne ile karşılaşmadım.
İşim gereği pek çok konuda karar vermek veya karşımdakini doğru olduğuna inandığım şeyi yapması için ikna etmek zorunda kalıyorum. Bu kişiler bir veya onlarca, yüzlerce kullanıcı olabildiği gibi, büyük şirketlerin, holdinglerin üst düzey yöneticileri de olabiliyor.
Kontrol takıntısı olan biri kesinlikle değilim, “bir işi yapacak başka biri varsa, bırak o yapsın” hayat felsefem bile diyebiliriz. Ama ortada yapılması gerekeni yapacak kimse yoksa, kendimi sıklıkla o işi yaparken buluyorum.
Durum böyle olunca, arkadaşlarla bir haftasonu planı veya bir akşam yemeği seçimi yapılması gerektiği zaman “Fark etmez” denmesi, sunturlu bir küfür yemekle aynı etkiyi yaratıyor bünyemde.
Biraz daha ayrıntılı düşününce geçmiş 10 yıl içinde biriyle bilinçli olarak arkadaşlığımı kesmekten bir kızı çekici bulmaya kadar en büyük kriterimin o kişideki insiyatif alma, kendi ayakları üzerinde durma ve karar verme yeteneği olduğunu görüyorum.
Aslında beni, bahsettiğim blog yazarını ve muhtemelen daha pek çok kişiyi sinirlendiren bu kararsızlık ve soru yağmurlarının altında, ikili veya arkadaşlık ilişkileri içinde karşındakinin istediği şeyi yapma amacının, tamamen iyi niyetin yattığını biliyorum. Ama yine de, arada bir, birilerinin benim yerime plan yapması ve işin bana düşen kısmının sadece o günün tadını çıkarmak olması gerçekten çok keyifli oluyor.
Yıl’95 Stefanim(bkz: Yıl95 #1) ile tanışmamdan bir gün sonrası. Bizi bu gurbet okuluna getiren hocamız hepimizi meydanda toplamış öğütler veriyor. Herkesin yabancı bir arkadaşı olacak sözünden sonra ben masum ve pis bir gülüş atıp dün akşam geçirdiğim o olağanüstü tanışma faslımı aklıma getirip ben o işi hallettim diyorum. Daha sonra beni ingilterenin yerlilerine defalarca rezil edecek yakın arkadaşıma dönüp yine ben o işi hallettim adı Stefani diyorum. Sanki bunu gurur meselesi yapmışım. İçim pır pır ediyor Stefani’yi görmenin yollarını düşünmeye koyuluyorum.
Günlük dersimizden sonra bize çeşitli aktivitelere katılabileceğimizi bunlardan bir tanesinin de açık havuz olduğunu söylüyorlar. Evet havuzu severim, teee küçükken Pamukkale’de zürafalı sarı t-shirt ve şort setimle kendimi büyük havuzuna atarmışım yüzme bilmeden. Hazırlanmak için yurda dönüyorum, üzerimden büyülü buz mavisi kotumu çıkartıyorum. Sanki zırhım çıkmış başıma bir şey gelecekmiş gibi endişe içerisindeyim ve çantamı talan etmeme ramen mayoya rastlayamıyorum. Seçeneklerim:
- Buz mavisi kotum
- Kısa, ince ve bol çizgili bol renkli kumaş şort
- Dizimin altına inen koyu bir şort
- Lacivert eşortman
- Gri pamuklu pijama
Seçimim fermuarı altın rengi ve kapanması zor olan çizgili şorttan yana oluyor. Umursamamaya çalışarak şortum, Çınarcık’ta kullandığım deniz terliğim ve deniz havlumla yola koyuluyorum. Yanımda aynı zamanda yeni boksa başlayan o yakın arkadaşım var. Havuza giderken yolda ufak bir göl ve kazlara rastlıyoruz. Arkadaşım kazları kovalıyor, bu yetmezmiş gibi bir ağaç bulup ağacı yumruklamaya başlıyor. Anlam veremiyorum… Kafamı çevirdiğimde 2 yetişkin bize doğru bağırarak yaklaşırken oradan kaçıyoruz.
Havuzdayız. Şuan bile denize girmeden önce güneşlenen insanların yanında t-shirtü çıkarıp suya girmeye çalışmak beni gerer. T-shirtü çıkarıyorum. Kortizon tedavisiyle olgunlaşan göğüslerim ve hafif göbeğimle işte İtalyan, Fransız ortaklığındaki kızların karşısındayım. Renkli çizgili mayom ilgi görüyor, gözler üzerimde, fermuarım, yarı açık İngiltere semalarında parıldıyor. Gözlerim bu muhteşem anın coşkusuyla Stefanimi arıyor ama hüsran, orada yok. Onu göremedim. Belkide böylesi daha iyi.
Havuza, o uzun beyaz atlama tahtasına yaklaşıyorum. Tedirginim ama kendi iç dünyamda daha ne kadar rezil olabilirim ki diyerek bir zıpla iki zıpla atlıyorum… … … … Biyerim pişti mi? hayır… Mayom yerinde mi? evet… Mutluluk… Su yüzüne çıktığımda gülüşmeler yok. Cesaretim yerinde, fermuar biraz açılmış ama sorun değil, mayo ıslandığından bir acayip duruyor çüküm belli oluyor, renkler koyulaştı böyle daha iyi diyip 2. kez deniyorum bu sefer benden önce parande atanlara gıpta ediyorum kolay geliyor. Arkamı dönüyorum, tahtanın ucundayım, ayaklarım ıslak, yapacağım tek şey kendimi geriye doğru atmak, bir zıpla iki zıpla… Ayağım kayıyor, o sırada kendimi geriye doğru atmak isterken acayip bir görüntü ortaya çıkıyor. Çarşaf gibi seriliyorum suya. Acaba dün gece bana gülen yabancılar burada mı diye merak ediyorum. Boksör arkadaşım da gülüyor haliyle. Yurda geri dönüyorum.
Ertesi gün okulun meydanında turlarken Stefanimi görüyorum, yapabildiğim ve yaptığı tek şey birbirimize defalarca gülümseyerek el sallamak. Seviniyorum umutlanıyorum. Nasıl etsemde konuşabilsem… Aynı gün gezimiz var, hediye alacağım kişileri sıraladım, annem ananem ve Stefanim. Stefanime altın kaplama kalpli küçük bir kolye alıyorum. Planım üzerimde buz mavisi kotum kösele siyah ayakkabım ve özene bezene aldığım yeni kocaman beyaz kaplan baskılı siyah t-shirtümle yanına gidip bak sana ne aldım bu da numaram diyip gülümseyip muhabbeti akışına bırakmak. Okula dönüş yolundayız, elimde fotoğraf makinem heyecanlıyım heyecandan film kapağını açıyorum bunu gören üst sınıflardan salak damgası yiyorum önemli değil bir kaç saat sonra kazanan ben olacağım diye düşünmekteyim..
…
Olmuyor, yanına gidemiyorum bir türlü, aradan 1-2 gün geçiyor, cesaretim kırılıyor, kimseye açılamıyorum. Kendi bunalımımla o kazları kovaladığımız ufak gölün kenarına gidip toprağı kazıyorum ve aldığım kolyeyi Stefanime vermeden gömüyorum. Bir de işaret bırakıyorum beyaz bir taş…
Yıl 2006, Kaş. Yakın bir arkadaşımla(boksör değil) askerden önce tatildeyim. Kekova gezisine çıkıyoruz. Bize arkadaşlık eden daha çok yabancıların olduğu başka bir gezi teknesi var. Anlamsızca el sallaşıyoruz o yabancılarla aralarında kızlarda var. Kaptanlar denize girmemiz için motorları durduruyor. Teknenin 2. katındayım. 2. atlaşıyım. Ayaklarım ıslak. Bu sefer akıllıyım parande atmayacağım. 20dk sonra arkadaşımın çektiği videodan kendimi izliyorum. Ayağım kayıyor. Yüzüstü döne döne düşüyorum trabzanlarla kafam arasında 5-10cm var. Çarşaf gibi seriliyorum denize. Göğsüm bacaklarım acımış ve hala karşı tekneye yabancı kızlara bakıyorum, en azından Stefanim yine yok.
Princess & Frog (Kurbağa Prens) masalından sonra Disney’in yeni masal animasyonu Tangled(Rapunzel) trailerı çıkmış.
Disney cheesydir, çocuklara yönelik yapar hikayelerini, filmin en az 3 farklı noktasında tüm karakterler şarkı söyleyip dans eder, mutlu sonla biter, her yerinden klişe fırlar ve ben Disney animasyonlarına bayılırım.
Haliyle trailerı izlerken kıkırdadım. Özellikle “komedi unsuru” yan karakter baya hoşuma gitti.
EPOL’de bu sene ‘hayati’ isimli bir aktivite olacak.
Yapılan basın toplantısında şöyle açıklamışlar olayı;
“Efes Pilsen One Love Festival bu sene de hem birbirinden muhteşem sanatçı ve partileriyle eğlencenin doruğuna çıkaracak hem de festival sürprizi ‘Hayati’lerle gelen konukların festival anlarını kolaylaştıracak. Festival alanında bulunan etkinlik maratonunu başarıyla tamamlayan festivalciler için ‘Hayati’ler alanda olacak. Maratonu başarıyla tamamlamış festivalciler ödül olarak kazandıkları biletleri sırada olan Hayati’ye verip tuvalet, yemek ve içecek sırası beklemeyecekler. Aynı bileti sahneyi izlemekte zorluk çekenler Hayati’nin omzunda konseri izleyebilmek için kullanacaklar.”
Tahmin edebileceğiniz gibi bizim tatlı su “duyarlıları”nın duyargaları anında kıpraşmaya başladı. Ailesinden koparılmış bu emekçi kardeşlerimiz, kendilerine imkan sunulsa her biri birer Spartacus olabilecek bu güzel yurdumun bahtsız evlatları bir takım zengin piçlerinin eğlencesi uğruna köleliğe zorlanmakta, bu zenginler bu garibanları yemek sırasına koşmakta, yere çömeltip sırtına basarak yüksekten konserleri izlemektedir.
Lakin bu tip insanlık ayıpları sadece ülkemizde görülmemekte. Bakınız 2007 yılında Portekiz’de düzenlenen bir müzik festivali kapsamında Optimus isimli GSM firması da aynı kepazeliğin altına imza atmıştı. Hatta bakınız video kayıtları bile var bu ayıbın.
Ancak bu portekizliler soysuz kansız insanlardır, videodan ve bir kaç case study’den de görebileceğiniz gibi, bu kepazelikten utanacaklarına çok sevmişler.
“Everybody says to me, “Hey, you don’t do the show any more. What do you do?” I’ll tell you what I do; nothing…. I know what you’re thinking it sounds pretty good. “I think I might like to do nothing myself”.
Well, let me tell you, doing nothing is not as easy as it looks, because the idea of doing anything, which could easily lead to doing something, would cut into your nothing, and that would force me to have to drop everything.”
Cadde genci vardır ya. Onları iri yakalı çirkin gömlekleri, Abercrombie & Fitch sweat shirtleri, jöleli arkaya taranmış saçları ve pis sakalları ile biliriz. Bağdat Caddesi ve Fenerbahçe sahilindeki mekanlar ile nargile cafeler ana domaini olur bunların. Ve mutlaka az veya orta seviye modifiye edilmiş bi araçları vardır.
Bu gençler hakkında söylenecek pek çok şey olabilir, ama benim dikkatimi çeken konu şu. Bugüne kadar aggroladığım ve encounter ettiğim 15-20 kadar cadde gencinin istisnasız hepsi, muhabbetin bir noktasında “Abi geçen hafta Berç ve Sercan’la oturuyoruz, saat 11 filan, canımız iskender çekti, atladık arabaya bastık Bursa’ya gittik iskender yemeye” veya bunun tekirdağ-köfte versiyonlusuna denk geldim.
Fenerbahçe veya Koç Lisesi müfredatında bunun dersi filan özel mı var? Orada mı öğreniyorlar bunları?
Posted: June 6th, 2010
Categories: Blag
Tags:
Comments: View Comments.
Yemeksepeti iPhone app. :”Godot bile bu kadar bekletmemişti”