“Ben hiç uçurtma uçurmadım.” demiştin.
Ertesi gün eve dönerken kolumun altında milliyetin ben çocukken verdiği bayrakları gibi garip naylon gibi bi maddeden yapılan uçurtma vardı. Her gördüğüm oyuncakçıya burnumu sokup en sonunda sözüm ona lüks bi oyuncakçıdan bulmuştum, biraz hayal kırıklığı ve korku vardı içimde “ya beğenmezsen, ya uçmazsa!” diye. Ama olsundu….
Söylemedim sana, doğru zamanın gelmesini bekledim. Yaz gelmekte kararsız, kışın gitmekte isteksiz olduğu günlerdeydik. Ve ben baharla yazın kesiştiği o en güzel günde sana uçurtma uçurmanın zevkini tattırmak istiyordum…
Sonra, hani Özdemir Asaf demişti ya, “ölüm gibi bir şey oldu, ama kimse ölmedi.”
Bugün, ofiste kimse yokken usulca, sana aldığım uçurtmayla dışarı çıktım. Plazaların gölgesi altındaki bir küçük açıklıkta uçurtmayı çözdüm, rüzgara bıraktım. En son ne zamandı? Pamukkale…Çocuktum, hiç bilmezdim bu dertleri. Zaten oldum olası sevmedim büyümeyi…
Uçurtmanın kuyruğuna taktım tüm sıkıntılarımı, koca adam dertlerimi. Ofise döndüğüm zaman çocukluğumdaki gibi tasasızdım.











