Uyandın. Yataktan kalk, bilgisayarı aç, tuvalete gir. Çişini yap, yüzünü yıka. Bilgisayara geri dön, world of warcraft’ı aç, kullanıcı adı, şifre, fÖ«anturin, enter realm. Mutfağa git, dolabı aç, bi dilim kaşar, bir ısırık ekmek, bir bardak kola. Bilgisayara geri dön. Guildde kimler online? “Hey guys, howdy?”, sevgilin online mı? Ne yapmalı? Farm…Akşam MC var, gidip ot/para toplamalı. Strat Scarlet yapacak adam var mı, belki bu sefer Flask recipe düşer.
MC. Mark the giant, pull the destroyer, kill the dogs, kill the adds, nuke. Decurse, heal, off-tank, remove magic, kill the mage, re-sheep, inc. sons, /DKP FÖ«anturin, Gratz, w00t!, pwnd, wtf, FFS, portal to SW, night guys, elvaras/shiiba/greimir strat scarlet?….
Her gün 18 saat bunu yap, bazen bokunu çıkar 30 saat oyna, üstüne 18 saat uyu. Altına yapma noktasına gelmeden tuvalete gitmek, gözün kararmadan yemek yemek yok.
Neden bıraktın? Nefret ettiğin için. Hayatında kötü giden şeylerin sorumluluğunu 100% üstlenmektense bi yerlere aktarman gerekiyordu, hem aslında “hagadende” olumsuz etkileri vardı.
2 yıl geçti üzerinden, hala özlüyorsun.
Bi World of Warcraft var, bi de Championship Manager 01/02. Bu ikisinin bağımlılığından kurtulmuş olabilirsin ama sonsuz bir özlem devam ediyor işte.
Bunlar ne ki? Åžimdi vapurda giderken dışarı bakıp gördüğün manzara, resimdeki martılar bile siyah beyaz geliyor. Radyolar, mp3 listeleri hep en manidar şarkıları çalıyor. Evin duvarları üstüne üstüne geliyor, kendini dağlara taşlara vurasın var. Hiçbi yerde yarım saatten fazla oturamıyorsun. İstiyorsun ki evde tek başına hiçbirşey yapmadan yada aylardır yapmak isteyip yapamadığın her şeyi yaparak geçir geceyi ama hep birileri var hayatında, gittikçe daralan bir çemberin içinde köşe kapmaca oynuyorsun kendi kendinle.
İyi de, şimdi patronun gelip bi “aferin” çekse, random bi arkadaş buluşmasında çakmak çakmak bakan kumralla özlediğin frekansta bi geyik çevirsen, telefonun “dalili dülülü” diye çalsa beklemediğin anda beklemediğin ve belki de tanımadığın kişilerce, veya sadece kendini suyun içine atıverip her şeyin denize karışıp gitmesine izin versen. 3 haftadır her gece rüyanda attığın kulaçlar gerçek olsa. Bütün bunlar hafızanın derinliklerine gidip suratına o aptal sırıtış oturup hayattaki her şey bir anda true color olmayacak mı sanki?
Olacak.
Madem öyle, ne demiş Telepopmusik, “Another day…just breathe.”
Â
Çok kalabalık olmuştu buralar… Blog olayı, hele ki kişiselleşiyorsanız biraz teşhircilik gibi geliyor bana. Ama yine de bu kadar çok yabancı beni ürkütmüştü…
Neyse, gözüken yine o 10-15 kişilik çekirdek kadro burda, e madem öyle 3 haftaya varan sessizliği bozalım biraz.
Siz yokken kabuğun içinde neler oldu bir bilseniz……
Steampunk olayını çok sevmediğimi söylemiştim size değil mi? Modern görünümlü laptopumun yanındaki bakırdan usb dongle bana bir garip gözüküyor. Evet, farklı ve güzel olabilir, ama çevresiyle uyum sağlamayıp sırıtıyorsa hayır.
Sanırım Datamancer‘daki dostumuz da benimle aynı görüşü paylaşıyor ki, bir kaç eşya yerine tüm cihazı steampunk konseptine göre modifiye etmeyi kendine iş edinmiş ve ortaya muazzam cihazlar çıkmış. Alttaki resimlere bir bakın, sonra hemen şuraya atlayın.
Did I told you that I’m not “that” much into Steampunk? To me, it looks really weird and not prety when you have a steampunk gadget attached to your Matrix notebook. Where’s the style?
Apparently the dude in Datamancer thinks kinda like me, so he builds his own fully steampunk gadgets. the result? Amazing! Check out the pics below then don’t forget to check the Datamancer web page.
Bisiklet sahibi olmanın en pis taraflarından biri kullanmadığınız zamanlarda taşıma ve saklama sorunudur. Sokağa bıraksanız, demire zincirleseniz 99% çalınır, eve çıkarıp koymaya yeltenseniz asansöre sığmaz, yönetici azarlar, merdivenlerden çıkarmak ölümdür. Hadi eve getirdiniz diyelim, koyacak yer derdi vardır bu sefer. Balkona koyarsın gidonu parmaklıklardan sarkar, balkonda dolaşırken böbreğine sağlanır o gidon, oraya koysan sürekli aşırı yer kaplar. O gidon sürekli bir dert olur…Amaan, içim daraldı bak.
İşte bu soruna, çözümü bu kadar basit bir soruna bu kadar geç çare bulunması sinir bozucu. Tasarımcı Joe Wentworth’un katlanan gidonlu bisikleti huzurlarınızda.
Two of the major problems with urban cycling are storage and security. The new retrofit folding handlebar design claims to solve both the issues. The folded handlebars thus form a steering lock, which when the bike is lent against a wall or post it eliminates the infuriating turning of the front wheel and provides security when parked outside. Thus one can make the cycles to be slimmer by replacing the handlebars of the existing full size bike that too at a fraction of the cost and also keep the efficiency of large wheels.
This reduced width and increased stability makes hallway storage hassle free and the advantage of being both increased security and convenience. Thus it allows speedy departure, thereby significantly increasing the frequency of bike usage. This slimmer version allows more bike storage in a given space.
Geçtiğimiz yaz dünya çapındaki geekler için 144 dakikalık, tamamen legal bir pornografik film idi Transformers. Nasıl izledim bilmiyorum. Sanki başladı ve bitti. Ve bittiğinde kesin olan bir şey vardı ki daha fazlasını istiyordum. Sinema çıkışı arabaya ilerlerken Twingo‘ya umut dolu bakışlar attım. Film o kadar iyiydi ki Megan Fox faktörünü ancak 3. kez izledikten sonra idrak etmeye başladım. Yönetmen Michael Bay filmin aldığı olumlu gişe hasılatı ve yorumları fazla soğutmadan ikinci filmin de geleceğini duyurmuştu.
Bir iki gün önce Hasbro sitesinde, görünüşe göre 12 yaşında bir çocuğun yapabileceği basitlikte bir görsel gözlere çarptı. Görünen o ki yeni filmin tam ismi “Transformers: Revenge of the Fallen” olacak. İsim pek çok kişinin aklına ilk filmde Megatron tarafından öldürülen Jazz’ın geri dönüş olasılığını getirdi, her ne kadar Michael Bay Jazz‘ın ölü olarak kalacağını dile getirsede Jazz’ı seslendiren aktörün aksi yöndeki imaları kafa karıştırıyor. Ya yönetmen, ya aktör fanları ters köşeye yatırmaya çalışıyor, orası kesin. Film, ilki gibi bir chevrolgasm olmaya devam ediyor. Kadroya pek çok yeni araba eklenmiş, ayrıca farklı model araçları da göreceğiz. Yeni autobot yahut decepticon’ların kimliği resmi olarak açıklanmamış olsa da, sızan bilgiler “twins” olarak geçen ve birleştiklerinde bir dondurma kamyonuna dönüşen iki autobot, bir Blackbird’e dönüşen ama üzerinde nedense decepticon amblemi olan bir başka robot ve Megan Fox’la aşık atarcasına seksi Arcee‘den bahsediyor. Bunun yanı sıra yeni sızdırılan bir callsheet film kadrosu ve robot cast ile ilgili pek çok bilgi içeriyor.
Gözüken o ki Cüneyt’in ön görüleri aksine filmin konusu “Megan Fox’u gören Bumblebee dünyada kalmaya karar verir, olaylar gelişir….” ötesinde tadlar barındıracak :)
Sansür hiç bu kadar güzel olmamıştı. Tarihte ilk defa bir oda dolusu hoş görünümlü çıplak insanı sansür bantları ile izlemekten rahatsızlık duymayacaksınız.
Åžarkı: BPA – Toe Jam
Not: Video ofis ortamında izlemek için uygun olmayabilir, olabilir de.
For the first time ever, a video of good-looking, naked young people was made more interesting with censor bars.
Song: BPA – Toe Jam
Warning: Depending on your office, the video might be NSFW. So keep that in mind before watching it.
Hadi sitemizi güzelleştirelim. Malumunuz Web 2.0 çağında yaşıyoruz. Hepimiz bloggerız, hepimizin sayfaları cıvıl cıvıl, Ajax diyince aklımıza hollanda ligindeki futbol takımı gelmiyor. Resimleri Lightbox açılmayan siteleri hor görüyoruz.
Ama herkes anasının karnından tasarımcı doğmadığı için bir noktadan sonra tasarımlar birbirine benzemeye başlıyor, “lan ben bunu bi yerden biliyorum” demeye başlıyorsunuz. Ve bu noktada işe el koymanın vakti geliyor.
Sitenizin renklerini, desenlerini, görselini özelleştirmek ve bunu Fireworks(photoshop demeyin bana, photoshop’la web design yapılmaz) açmadan yapmak istiyorsunuz ama nasıl? nerde?
İşte burda!
Konunun ayrıntılarına girmeden önce bir parantez açarak “Web 2.0 ne biliyo musun? böyle büyük parlak butonlar işte” şeklinde beyanatı ile sanal alemde sismik bir harekete neden olan eski iş yerimdeki proje müdürünü kahkahalarla andıktan sonra sizlere kulağa küpe babında Web 2.0′ın görsel ciciler değil, aslında internet ortamının bireysellik ve interaksiyonunu değiştiren bir fikir akımı olduğunu söylemek isterim. Ortada büyük bir yanlış anlama var, bıraksanız bunun üzerine daha çok yazarım ama uykum var, o yüzden konuya geçiyorum.
Åžimdi yukarıda söylediğim her şeyi unutun ve kendinizi bir “Web 2.0 tasarımcısı” olarak düşünün. Rahatlayın. Neye ihtiyacınız var bir gözden geçirin. Evet evet, çapraz çizgiler….aferim iyi bir başlangıç. Peki başka?…düşünün bakalım…Evet, yansımalı imajlar, ikonlar. İyi gidiyorsunuz, sizde umut var. Kökenleri biraz daha eskiye giden ama popülerliği daima artışta olan bir ayrıntı daha…Yuvarlak köşeli sekmeler. Harikasınız valla. Hadı kalanlar da benden olsun, etiketler ve ajax uygulamalarınız için yükleme gifleri.
Stripe Generator:
Son derece basit, hızlı ve kullanıcı dostu bir arayüzle ihtiyaç duyduğunuzdan ne bir fazla ne bir eksik seçeneklerle size tasarımlarınızda kullanmak üzere çizgiler yaratan bir site. Arkaplan desenlerinde kullanmak için ideal.
Tabs Generator:
Boyutlarına, yuvarlama oranına, yazısına, rengine hatta yatay mı dikey mi olacağına bile karar verebildiğiniz bir tab generator.
Tartan Maker:
Ekose aşkı annenizden size miras mı kaldı? İşte tartan maker, dikey yahut çapraz desenler, bol miktarda renk seçeneği, desen kalınlığı ve sıklığı. Her şeyi ayarlamak elinizde.
Image Reflection Generator:
Eğer sitenize koyduğunuz resimlerin arka plan üzerinde yansımasını göremiyorsak, siteniz yeterince Web 2.0 değildir. Boyutları 200kb’ı geçmeyen görsellerinizi ister bilgisayarınızdan uplad edin, ister direk link verin, yansıma oranı ve arka plan rengini seçin…presto!
Ajaxload ve Load Info:
Ajax uygalamalarınız için size has, sitenizin renklerine uygun bir yükleme animasyonu ise aradığınız bu iki site sizin ilacınız. İstediğiniz animasyonu seçin ve renklerini ayarlayın yeter.
Web 2.0 badges:
Eğer internet partisi düzenlense, bu etiketleri olmayanları kapıdan çevirirler benden söylemesi. Hemen kendinize kapın bir tane.
Tam geçen hafta Pronet bitti bitiyor diye rahatlamışken, Bebedor‘a kitlendim şimdi de sevgili okuyucularım, hiç vaktim yok. Yetmezmiş gibi haftasonu notlarından gözünüze çarpmıştır belki, bilgisayarımın adaptörü bozuldu. Ev sınırları dahilinde bilgisayar kullanım imkanım pek fazla değil, anca arada sırada, şu anda olduğu gibi iyifikir‘in bilgisayarını ninjalıyorum(“ninjalamak” ne demek bilmiyorsanız World of Warcraft oynayan birine sorun). Bu sebepten bir süreliğine sizlere istediğim hız ve yoğunlukta yazılar yazmam mümkün değil. Kusura bakmayın, kusura bakmazken beni de unutmayın ama.
I’ve been having some really busy time with my office work, and like that is not enough my notebook power source is broken, so my pleasure internet maneuverability is greatly hampered. For a little while, I will not be able to blog as much or frequent as I want to, but you keep an eye on here just in case.
Dün akşam saatlerinde WWDC‘den beklenen haber ve hatta haberler birer birer gelmeye başladı. Yeni Mac OS 10.6 resmi ismi “Snow Leopard” olarak Steve Jobs’un ağzından duyuruldu ama herkesin beklediği haber başkaydı.
Steve Jobs‘un kelimeleri ile “3G iPhone” 11 Temmuz‘da başta Amerika olmak üzere 22 ülkede satışa sunuluyor(Tabiki Türkiye bu ülkelerden biri değil). Gizmodo‘nun liveblogging aracılığıyla sunduğu fuarda yapılan sunumlardan derlenen bilgilere göre yeni 3G iPhone’un öne çıkan özellikleri şu şekilde;
- 3G desteği (doh!)
- GPS uygulaması, Live Tracking
- Siyah kasa Siyah ve Beyaz olarak çift renk seçeneği.
- Metal Krom butonlar
- 3.5″ ekran (eski iPhone ile aynı)
- Flush Kulaklık Girişi
- Ciddi ölçüde geliştirilmiş ses kalitesi (ama hala mono)
Pil Ö–mrü:
- 8-10 saate varan konuşma süresi
- 5 saate varan 3G konuşma süresi
- 5-6 saat browsing
- 24 saate varan müzik dinleme kapasitesi
3G:
3G performansını örneklemek için aynı telefondan, aynı site aynı mekanda EDGE ve 3G kullanılarak yüklenmiş ve 3G, 21 saniyelik yükleme süresi ile 59 saniyelik EDGE‘in tabiri caizse eline vermiştir.
OS:
Temmuzun başlarında iPhone 2.0 işletim sistemi iPhone kullanıcıları için ücretsiz olarak iTunes üzerinden güncellemeler için erişilebilir olacak. iPod Touch kullanıcıları ise 9.99$ karşılığı yazılım güncelleştirmesi yapabilecek. Apple aynı zamanda iPhone uygulamaları için iPhone App Store adında bir paylaşım platformu da açıyor. Developerların kendi belirledikleri fiyattan yahut ücretsiz olarak iPhone için geliştirdikleri yazılımları paylaşabilecekleri bu platformda temmuz başında erişilebilir olacak.
Fuarda öne çıkan bir nokta apple’ın iPhone işletim sistemini olabildiğince açık ve bağımsız bir işletim platformu olarak geliştirdiği. Ki bu bile başlı başına önemli ve heyecan verici bir gelişme. İşletim sisteminin halen copy/paste, MMS desteği, video kayıt gibi bazı temel özelliklerden yoksun bırakılması ise garipsenen bir nokta.
Fiyat:
16GB birinci nesil iPhone’un gittigidiyor yahut spot mağazalarda 1200ytl’ye satıldığı güzel Türkiyeme nazire edercesine 3G iPhone’un satış fiyatı 8gb modellerde 199$, 16gb modellerde 299$ olarak duyuruldu.
Yazarın duyurusu:
11 Temmuz günü Amerika’daki herhangi bir Apple Store önünde kuyruğa girecek gönüllüler arıyorum.
at WWDC, Steve Jobs confirmed the long-rumored iPhone 3G, which is what he actually called it. It hits stores in the US and over 70 other countries on July 11th. Click here to read the details at Gizmodo.
Cuma:
Kalfest, moonspell konseir gazı ile işten erken çıkaraktan Habip’i de kapıp Kadıköy’e damladık. Festival mekanının lise olduğunu unutarak “nası olsa içerde bira vardır” diyerek girip soğuk sandviçler ve meyve sularından oluşan büfeyle burun buruna gelmemizi müteakip hayal kırıklığı eşliğinde duvara çömerek Malt’ı dinlemeye başladık. Kurban’ın ilk albümünden beri en hoşuma giden türkçe rock albümlerden birini çıkarmış olan ve bir türlü canlı dinleme fırsatı bulamadığım grup doğruyu söylemek gerekirse benim en merak ettiğim performans idi. Malesef beklentilerim aksine parçaları albüm kaydının 40% hızında bir tempo ile çaldılar, birazda havanın halen aydınlık olması ve en fazla 100 kişilik bir kalabalığa karşı çalıyor olmaları nedeniyle son derece sönük hatta hayal kırıklığına sebep olan performanstan sonra Pentagram çıkana kadar geçen 1.5 saatlik süreye yönelik tek ayrıntı ilk görüşte aşk deyimini yıllar sonra bana yaşatan kızla karşılaşmamdır. Gel gelelim, bir süre merdivenlerin dibindeki duvarda yan yana oturmamıza rağmen o anda kördüğüm olmuş bir basirete sahip olan bendeniz Ebekulak bey ağzımı açıp da tek kelime edebilmiş değilimdir kendisine. Acımız büyük. Herneyse, bu küçük aşk trajedisinden sonra havanın kararması ile Pentagram sahneye çıktı. Pentagrm sevmem. Dinlemem. Ama yaptıkları müziği sevdikleri yahut seviyor gözükecek profesyonelliğe ulaşmış her grubu izlemekten zevk duyarım. Sahneyi dolduran, güzel bir performans sunan grup malesef son 3 şarkıda yaşlarının etkisi ile göze batar şekilde yorulmaya ve gerek enstürmental gerekse vokalde ciddi performans kaybına uğramaya başladı. Yetmezmiş gibi son 20dk’da başlayan yağmur ilk etapta “Aaa, ne güzel. Moonspell’i yağmur altında dinliycez, atmosferik olacak” dedirtirken damlaların boyutu musluk suyu debisine ulaşmaya başladıktan sonra insanların akın akın kaçmasına sebep oldu. Ford çadırı altında son derece random bir grup gençle muhabbet edip mobil tente projesi ile kendilerinden fahri Kadıköy Anadolulu ünvanı aldıktan hemen sonra kifayetsiz organizasyon ekibinden gelen bir açıklama ile konserin iptal edildiği bilgisini aldık. Birinci elden duyduklarımız ve sorgulamalarımıza göre ses mixerlerinin meteorolojinin yağmur yağacağını bir hafta önceden belirttiği günde açık havada bırakılması nedeniyle ıslanıp iş göremez hale gelmesi sonucu, grubun sahne alma isteği ve hatta spor salonunda çalma önerisine organizatörler ve okul yöneticilerinin “amele” bir tavır takınması etkisiyle de yağmura kapılıp suya düştü ve konser iptal edildi. Malesef büyük heveslerle başlayan bir gün böyle sulu zırtlak bir sonuca ulaştı. Günün önemli noktaları: Aşık olduğum kız, saçma sapan yer ve zamanlarda karşılaştığımız kimliği belirsiz gençler, arabayı yıkattığım gün yağan yağmur, diz üstü bilgisayarımın adaptörünün 3. kez bozulması.
Cumartesi: Bir önceki gün festivale gitmek için işten erken çıktığım için saat 2 sularında kendimi ofiste bulup lanetli proje Bebedor üzerindeki çalışmalarıma devam ederek başladığım gün, bir cumartesi gününün daha ne kadar iğrenç bir start alabileceğine yönelik içsel sorgulamalarımla devam etti. Akşamüstü saatlerinde pek çok kişiye yönelik yoğun spamlarıma Habip ve Boğaç’tan olumlu tepki alarak milli maçı izlemek amacıyla bağdat caddesine doğru yola koyuldum. Caddebostan Havelka’da habip, boğaç ve merve ile maç keyfimiz, malum sonuçla sona ererken gecenin finalini yeni dostumuz t8E’ile Hera’da Mojitolar eşliğinde yaptık. Günün önemli noktaları: En sevdiğim, manevi bağlantım olan çakımı eski sevgilimde unuttuğumu fark etmem, Tuncay’ın kötü futbolu, Servet’in ve Colin Kazım’ın iyi futbolu, Merve.
Pazar: Sıkıcı bir gün olacağı çok belliydi. Aptal, kapalı bir hava. Bu havada ya sinemaya gidersin, ya evde oturup sevgilinle sevişirsin…Ben? Ben Stardust izliyordum.
Çok çekimser bir şekilde download edip aylarca harddiskimde beklettiğim filmi t8E’nin olumlu yorumlarına dayanarak izlemeye karar verdim. Aman iyiki de izlemişim, hiç beklemediğim kadar güzel bir ‘masal’ çıktı içinden. Büyüklere masal işte, hayat bakışım değişmedi, gri hücrelerim fazla mesai yapmadı, ama film boyunca aptal aptal sırıttım. Yıldız parladıkça yüreğim biraz sızladı sanki, ama olsundu. Çok güzel filmdi. Filmen sonra t8E ile buluşmak üzere Kadıköy’e yollanıp biraz Nautilus’ta takıldıktan sonra Moda 2Î r(iki-pi-re) mekanını keşfe gidip kendimizi bir anda bir nişan kutlaması ortasında buluverdik. Nişanında Dire Straits çalarak gönülleri fetheden, sonra bedava viski vererek kendine aşık eden ve şahsımın hafızasında eski anılardan oluşmuş tüm olumsuz görüşleri bir anda yok eden mekan ikimizden de tam not aldı ve Bambi’de atıştırılan dürüm/tost ile bu pazar günü de sona erdi. Günün önemli noktaları: En sevdiğim, manevi bağlantım olan ve eski seviglimde unuttuğum çakımın çöpe atıldığını öğrenmiş olmam, stardust filminin güzelliği, Sultans of Swing.
Webcomics kavramı gittikçe popülerlik kazanıyor. Türkiye’de bu konuyla ilgilenen siteler, çizerler var mı bilmiyorum ama özellikle Amerika’da “prestijli” işlerinden ayrılıp çizgi diziler üzerinden geçinen kişilerin sayısı gittikçe artıyo. Penny Arcade, Explosm, XKCD, Questionable Content, Wasted Talent ve daha sayısız örnek mevcut.
Takdir edebileceğiniz üzere bu karikatürlerin çoğu “geek” konseptler üzerine kurulu, pek çoğunda D&D, bilgisayar oyunları, programlama ve ileri sayısal bilimlere yönelik referanslar bulmanız mümkün.
TRT-2 girizgahını aştıktan sonra konumuza geçelim. Daha önce yazdığım her şeyde olduğu burada da son derece öznel paylaşımlarda bulunucam size. Bahsettiğim web comiclerin şimdiye kadar gördüklerim arasındaki en başarılı iki tanesi, XKCD ve Questionable Content.