Archive for June, 2008
Eskiden ne komikmiş bir sürü şey. Teknolojinin daha emekleme dönemleri, teknoloji-ihtiyaç-günlük hayata uygulanabilirlik çok yeni fikirler ve etraf son derece kaba ve salakça icatlarla/girişimlerle dolu.
Ama arada bir bir şey çıkıveriyor ki, güzelliğine hayran kalıyorsunuz. Çağının ötesinde bir pratikliğe ve amaca hizmet esasına sahip olmasının yanı sıra bir sanatçının elinden çıkmışcasına(ve belkide bizzat bir sanatçının elinden çıkmış şekilde) güzel. Bakınız bu trafik ışığı 1940-1970 arası dönemde Avustralya’da kullanılmış. Günümüz Türkiye’sinde geçmişi 10 yılı bile bulmayan kalan zamanı gösteren trafik ışıklarından 50 yıl önce kullanılmış. Muhtemelen Avustralya’da belediye işleri encümenin “sanayide doğramacılık yapan kayınçosuna ihale vermesi” şeklinde çalışmıyormuş. Peki Avustralya’da bugün ne kullanılıyor? Ne bileyim canım, postu uygun renklere boyanmış halde direklere tutturulmuş Koalalar üzerinden ilerliyordur zannımca trafik….
This Australian analog traffic signal was in use from the 1940s through the 1970s in Australia, eventually replaced by whatever it is they’ve got going there now (Koala bears on poles holding flash cards, we think). It’s fantastic.
Instead of solid lights, the analog rotating signal shows you exactly how much time you’ve got left in a green or a red, allowing you to better time your “floor it, we can make it” so as to not run the light and get caught by the intersection cameras. It’s an easy solution that can be rigged into current light schemes by putting a countdown number in each light instead of just a solid color. I need to patent this.
VIA Gizmodo
Cuma günü ilginç bir Avcılar gezisi ile başlayan haftasonu, başlangıcından belli ettiği saçmalıkla devam etti. Tuvalet eğitim ve site içerik güncellemesi için bana göre süt onlara göre çikolata şeklinde şehir dışına bir yolculuk edasıyla Avcılarda bir fabrikada kendimi bulmam yeterince garipti, fabrikadaki kocaman Golden Retriever ile uzun uzun oynaştıktan sonra ziyaret amacımın yakınından bile geçmeyip kendimi 4 sayfayı dolduran bir istek tufanı ile yüz yüze buldum. Avcılar’a yaptığım yolculuk aynı zamanda bana neden istanbul merkez semtleri dışında oturmamam gerektiğini anımsattı. Bakırköy, bağcılar, fikirtepe gibi semtlerde de daha önce hissettiğim “ben bu herife kayarım be…” bakışlarına bir kez daha maruz kalmak hoş bir duygu değil.
Cuma sendromunu atlatıp güzel bir cumartesiye yelken açma planlarım anneyle bir taksim gezisi yaparak umut verici bir start aldı. Akşam saatlerine doğru muhtelif arkadaş ortamlarına davetleri değerlendirip kanat atakları ile gol bulma planlarımız defans hattında (n*2)+1 bir erkek grubu ile oluşan Cocktober Fest atmosferi ile karşılaşılması sonucu daha farklı bir sisteme gitme durumunda kaldı. Taksimdeki testesteron fazlası ve ziyadesiyle yabancı kalınan ortamdan çıkıp, İnönü stadını bilenler için söylüyorum, deniz tarafındaki kale mevkine denk düşen Kadıköy’e doğru Habip’le bir yolculuğa çıktık. Yine yeni yeniden kadıköy bizi olanca misapirmermerliği ile karşıladı. Reçel’de açık havada nargile keyfi üzerine tek büfede artistlenirken telefon kulübesi yumruklayan bir ayı ile şen dakikalar geçirdik. Bir sonraki durak Masal Evi’nde Habip’le olan her muhabbet gibi, kesinlikle ne olduğunu hatırlamadığım uzun diyaloglar kafamın içindeki “Ulan ben neden hep Tequila Sunrise içer oldum son zamanlarda?” soru işaretlerine düet oluşturdu.
Pazar günü “iş yapıcam bugün” mottosu ile başladı. Çok kararlı bir şekilde masama oturmuşken bilinçaltımın zoruyla t8e’yi dürtklemem sonucu gelişen bir takım olaylar sonucu kendimi Taksim’de buluverdim. Cevabına son dönemlerde aşk hayatımdaki kilidi çözecek anahtar muamelesi yaptığım “Geek kızlar nerede takılır abi?”
sorusuna bir alternatif niteliğindeki Robinson Crusoe’nun çizgiroman dükkanına(t8e uyardı, ismi Gon imiş) biraz göz attıktan sonra t8e’nin enformatif cümleleri ile “Garanti bankası sponsorluğunda, Toplum Gönüllüleri Vakfı[citation needed]nın düzenlediği kitap okuma eylemi”nin yapı kredi yayınları önünde yapılıyor olmasının ironisi üzerine yaklaşık 20 dakikalık okuma zevkine ziyan geyikler çevirdikten sonra Peyote’de t8e ve kuzenleri ile biralandık. Kendisi kadar kuzenlerinin de sohbetine doyum olunmadığı onaylandıktan sonra ailemizin teddy bear’ının davetiyesi, gazı ve avcı içgüdüler eşliğinde taksimden caddebotan’a uzayıp popolu mopolu bi internet sitesinin buluşmasında çimenler üzerinde 15ytl’lik uyduruk bir topla(ki kendisi sonradan köşkün bahçesine kurban verilmiştir) pas yapayazdık. Çokmetre yüksekteki uçurtmayı takdir edip, hayatta bir vasfı olmayan her insan gibi uçurtma ve sahibi üzerine acımasız geyikler çevirdik.
Yapmam gereken işi yapmayışım ve bu durumun iş hayatıma olduğu kadar fizyolojime de olası etkilerini düşünürken nedense Bağdat Caddesinden evime doğru giden ne ömrümün en uzun ne ömrümün en kısa o yolunu katettiğim her zaman olduğu gibi dipsiz kör kuyulara atladı bilinçaltım.
Ayrılıkların 1. ayının sonları nedense hep ağır geçer benim için. Yerli yahut yersiz o “oh be kurtuldum, bundan sonra fakır olucam abi” havalarının sönüp sokaklarda, arabada, kalabalık arkadaş grupları içinde yine o yalnız adam rolüne bürnmek hoşuma gitmez, gitmiyor. Sanırım son günlerde bilerek ve istemeyerek ama engel de olmadan kendimi yanlış bir yöne doğru itiyorum, ve en kısa sürede geri dönmem lazım.
Bitti.
