Asla sabırlı biri ol(a)madım. Sabretmek kadar zor pek az şey var.
Hani insanlar bir şeyi istediğinde, uğraşır didinir, “yüzüp yüzüp kuyruğuna gelir” ve sabreder ya. Hah işte, herkes insan gibi yüzerken sürat motoruyla kuyruk bölgesine gidip orada suyan giren adam benim.
Åžimdi suya girmiş bekliyorum. Hava karanlık, su soğuk. Bir kuyruk darbesi ile karanlık derinliklere bir düşüş mü yoksa güzel günler bizi mi bekler?
Belki diğer her şeyde işe yarıyor olabilir, ama isyan etsem de istediğim kadar bu konuları hızlandıramıyorum. ‘Eyvallah’ desem, geçer gider mi bütün bu bekleyiş?
Mind domination yeteneklerimi geliştirmem lazım belki de…
XXX. yaşını dünya çapındaki büyük şehirlerde aynı gün düzenlenecek partiler eşliğinde kutlayacak olan Diesel’in bu okazyon için bir de viral video hazırlamış. SFW Porn kategorisine giren bu virali izlemeden önce uyarayım her ne kadar ‘Safe For Work’ olsa da hassas ofislerde başınızı ağrıtma olasılığı mevcuttur.
ben hayal meyal hatırlıyorum. Abim çok severdi, robota dönüşüp başka robotlarla dövüşen teknolojik taşıtlar tufanının en babalarından biriydi ve tartışmasız Türkiye’dekien büyük efsaneydi. Yeri gelmişken Robotech ve Saber Rider’ı da anmadan geçmeyelim. O “power rangers” diyen arkadaşda siteyi kaparsa mutlu olurum.
çşşarı!
ÇIK!
Ne diyorduk?
Ha, Voltran…veya Voltron.
Big bad toy store’un yeni Voltron ürünü 2 parçalı bir kitap(dvd, çizgi roman, gaste, peçete) tutacağı. Bir tarafta savaş pozisyonunda bir Voltron, diğer tarafta ise Robeast heykeli var. İşçilik aşırı detaylı değil, ama çizgi film kalitesinde kaliteli ve temiz. 2008′in 3. çeyreğinde satışa çıkacak olan ürün için pre-order alınmakta. Fiyat etiketi ise 130$.
Blogumun hem temasında köklü bir değişiklik yaptım, hem de alt yapıyı 2.5′ten 2.6′ya geçirdim. Tüm bu işlemlerin beraberinde blogun sağında solunda çatlak ve patlaklar oluşmuş olabilir, keza tema üzerindeki kişiselleştirmelerim de tam bitmiş sayılmaz, o yüzden sizden sabırlı olmanızı diliyorum.
Bu süre içinde bana temayla ilgili görüşlerinizi ve varsa karşılaştığınız bug ve sorunları iletirseniz ayrıca süper olur!
Apple’ın “Mac vs PC” reklam kampanyasının ne kadar başarılı olduğunu hepimiz biliyoruz. Åžirin, hoş bir iğneleyiciliğe sahip bir kampanya olarak başlayıp son zamanlarda yalan yanlış vaatlerle yersiz bir agresifliğe sahip reklamlar haline gelmişti.
Microsoft’un advertlover‘ın burada duyurduğu Jerry Seinfeld’li ilk reklam kampanyası “bana göre” ciddi bir başarısızlık ve hayal kırıklığı yaratmıştı. Ama en son çıkan “I’m a PC” kampanyası karşısında Microsoft, reklam alanında belki de Apple’a karşı ilk büyük galibiyetini elde etti. Ne kadar sevsek ve imrensekte son zamanlarda tabir-i caizse götü biraz fazla kalkan apple camiasına kendi ilacını tatmak umarım çok acı gelmemiştir.
Buyrun buradan.
Eğer herhangi bir sebepten apple videolarını izleyemiyor iseniz tıklayın hemen (more…)
90′ların Türk Pop Müziği pek çok uç noktaları içinde barındırmıştır, seden gürel’in kafasına geçirdiği uydu anteni ile “bum bum bum”u, kayhan’ın damadı tayfun ve saksafonu, kendini kontrol edemeyen Gençkan kardeşimiz, rüya ersavcı, oya bora, yoncimik…daha niceleri.
Tüm bu furya içinde çok iyi şarkılar, çok iyi sanatçıların da güme gittiği olmuştu tabi. Nezih Ünen ve 1997 tarihli şarkısı Karnaval’da bu gözden kaçan elmaslardan biridir bana göre. Yayınlandığı yıl Kral TV müzik ödüllerinde en iyi video klip ödülünü alan, söz, müzik ve klibi ile çağının çok ötesinde bir tarza sahip bu güzide şarkıyı sizin için buldum çıkardım.
Madem pazartesiye müzikle başladık, müzikle devam edelim.
Ocean’s Twelve Soundtrack albümü ile tanıştığım bu güzelim şarkıyı Ornella Vanoni söylerken gözümün önüne hep şık bir restoranda masasında oturan ve yemeğe geç kalan eşine sigara dumanına karışık bir şekilde şarkısını söyleyen kalbi kırık ama güçlü bir dişi kadın figürü gelirdi.
Kadınlar kedi, erkekler köpek derler.
İşte Ornella Vanoni şarkıyı bir kedinin soğukluğu ve mesafesi ile söylerken, Andrea Bocelli bir köpek yavrusunun karşılıksız sevgisi ve çaresizliği içinde yorumlamış.
Daha önce benzerine I’d rather go blind şarkısında Etta James vs. Rod Steward şeklinde rastladığımız gibi, kör tenor bir kez daha bize aşk şarkılarını en iyi erkeklerin yorumladığını kanıtlıyor.
Normalde kedili, foklu video ve resimlerin yayılıp paylaşılmasını plaza kadınlarına bırakırım, ancak beni durduk yere gülme krizine sokan bu videoyu paylaşmadan duramadım.
Değeri bilinmemiş kıymetli bir sanatçı, bir başucu eseri daha.
iTunes’un mp3 listemin derinliklerinden çıkarıp bana sunduğu bu parçayı belki de ilk defa dikkatle dinledim. Ne yalan söyleyeyim utandım. Yıllar yılı tarihimizdeki kara lekelerden biri muamelesi görmüş olan bu şarkının aslında absürdizmin dibine vurmuş, yer yer pschedelic tonlara kaçan nadide bir eser olduğunu kimse fark etmemiş.
Bir dakikalığına gözlerinizi barbaros hayrettin’in gözlükleri ve papyonundan ayırıp şarkının sözlerindeki saçmalığa odaklanabilirseniz ne demek istediğimi anlarsınız.
Son zamanlarda bir kaç farklı kişiden blogumda objektif incelemeler yerine daha kişisel şeylere yer vermem konusunda istekler aldım.
Doğruyu söylemek gerekirse ara sıra açıp “kişisel bir şeyler” yazmaya giriştiğimde bir noktadan sonra öfke boşalması yaşıyor veya emoya sarıyormuş gibi hissediyorum ve daralıp kapatıyorum. Agresif bir insanım sevgili okur ayrıca son haftalarda gittikçe artan stres katsayım var.
Aslında her şey bundan 1 ay kadar önce laplop’umun (düzeltme beni, ben ona ‘laplop’ demeyi seviyorum) şarj aletinin bozulması ile başladı. Üşengeçlik ile “iyi lan böyle” duygusunun karışımı ile iş çıkışlarında offline bir hayat sahibi oldum. Günde 14-16 saat boyunca bir(iki?) bilgisayar ekranına 30cm. öteden bakmak pek sağlıklı değil ve bu offline hayat öncelikle gözlerime iyi geldi (göz akı olmaktan vaz geçip göz alı oluşmuştu).
Bunun yanı sıra televizyon izleme fırsatı buldum. Evet, izleyecek hiçbir şey yok, ama ben sadece Discovery Channel izleyerek yaşayabilirim. Nasıl ki analarımız Elveda Rumeli, Parmaklıklar Ardında, Yaprak Dökümü ve Ihlamurlar Altında gibi pastoral temalı dizilerle yaşıyorsa benim için de American Chopper, Mythbusters, Overhaulin, Really Big Things ve Dirty Jobs da o konuma geldi.
Offline hayat ayrıca uyku düzenimi yerine koymamı sağladı. Åžimdi aranızdaki “yeaaaabi ben zaten uz uyuyorum, bişi olmuyor, gencim ben ha bi de internetçiyim bizim sektör gece yaşar” diyenlere yok yere yazar-okuyucu arası gerginlik oluşmasın diye sert konuşmuyorum, keza ben de sizden biriydim, ama şu kadarını söyliyeyim ki yanlışsın artı salaksın…
Agresif olduğum konusunda uyarmıştım.
Her neyse, offline hayat aman şöyle güzel, böyle şukela, gel dikiz daha az dış etkiye maruz kalan beynim, çok da etrafında dolaşmasını istemediğim konularda fazla mesai yapmaya başlıyor. Bu durumun da faydaları var tabi, çok uzun zaman önce beynimle kalbimin(ki bazen kalbimle barsaklarım yer değiştiriyor, ve hangisi hangi işi yapıyor çok emin olamıyorum) aynı anda çalışmasının benim için zararlı olduğunu öğrenmiş olduğumdan bundan 6 ay, yahut 2 sene öncesine göre irade gücümün 150% arttığını söyleyebilirim. Hani öyleki bir kavanoz nutellayı açmadan 4 gün giderim. Ö–yle bir kudretten bahsediyorum.
Konu dağıldı.
Beynim ince işlerde fazla mesai yapıyor ve benim bunu engellemem lazımdı. İşte bu noktada evdeki dvdlere bakarken “House” dizisinin sezonlarını buldum.
House’dan nefret ederim.
Adamın adını duyar duymaz bütün sevgililerimin pantolonu düşüyordu.
Evet, hoşlanmıyorum. Bir insanın binlerce kilometre ötedeki bir pezevengin canlandırdığı rol karakterini kıskanması ne kada salakça bir şeyse, bir başka insanın aynı kişiye karşı tahrik olabilmesi de eş derecede gerzekçe.
Ne derler bilirsiniz, “Keep your friends close, keep your enemies closer.”
Uzunca bir süredir müzik grubu incelemesi yapmıyordum. Doğrusu son zamanlarda bahsetmeye değer “yenilik” ve “sıradışılık” sahibi bir grupla karşılaşmıyordum.
yaklaşık 3 hafta önce t8e’nin gTalk’tan “Metal ama içinde swing var valla” diyerek bana ‘Balrog Boogie‘ isimli şarkıyı yollaması ile tanıştım Diablo Swing Orchestra ile. Şarkının ismi ve gözümün önünde canlanan görüntü ile bir anda kanımın ısınmıştı zaten.
2003 yılında İsveç’te kurulan grubun yaptığı müziği tanımlamak gerçekten zor. İlk ve tek albümleri The Butcher’s Ballroom‘a baktığımızda pek çok farklı türün karışımından bir albüm çıkıyor karşımıza. Avant Garde, Senfonik, Goth metal türlerini swing, jazz, flamenco, doğu ezgileri ve hatta yer yer teknoya kaçan melodilerle süslüyorlar. Her şarkı deneysel bir özellik taşıyor, hiçbir şarkı bir diğerinin kopyası değil ve albümü dinlerken bir noktadan sonra sıradaki şarkının nasıl olacağını merak ederken buluyorsunuz kendinizi.
Bu noktada belirtmek isterim ki tarih boyunca pek çok grup “deneysel” olma, farklı türleri harmanlama adına maymun olmuş, afedersiniz kulak sikmiştir. Ama D.S.O. dinlerken insan kontrol edilemez bir çılgın atma isteği ile doluyor. Bu müziği yaratıp size getirenlerin isimleri ve enstürmanları ise şu şekilde;
Gitar ve vokallerde Daniel Häkansson,
Gitar, perküsyon ve ses efektlerinde Pontus Mantefors,
vokalde Annlouice Loegdlund,
bas gitar Andy Johansson,
davul Johannes Bergion,
ve çelloda Andreas Halvardsson
Tarihçeleri, kişisel geçmişleri konusunda ise pek fazla bilgi mevcut değil, öte yandan müziğini dinledikten sonra elin İsveç’lisinin kütüğünü öğrenmeye de ne gerek var değil mi? D.S.O.’da bu fikirde olsa gerek ki meraklılar için grubun karanlık geçmişini anlatan keyifli bir hikaye hazırlamışlar. şuraya bir tıklamak yeter.
Grupla tanışma adına şahsi tavsiyem Balrog Boogie ile başlanması olur, ardından sırayla Poetic Pitbull Revolutions, Gunpowder Chant, Infralove ve Wedding March of a Bullet, Zodiac Virtues ile killer combo yakalanabilir.
Efendim bugün malum dünya için büyük bir gün. Evren için de olabilir ama bilemiyoruz tabi; Umut Sarıkaya’nın yorumladığı gibi bize gezegenlerinden bakıp Dünya’nın yok olmasını izlerken “püü gitti gencecik dünya” diye hayıflanıp sigaralarından bir fırt daha çekiyor olabilirler. CERN’deki Large Hadron Collider’ın ilk deneyi bugün (hatta an itibariyle) gerçekleşiyor. Bu, sanıldığının aksine protonların çarpışmasını ve sonuçlarını göreceğimiz deney değil, o 21 Ekim’de. Bugünkü olay, protonların çarpışmasının gerçekleşeceği ışını LHC’de başlatmak. Yine de her ihtimali göz önünde bulundurmak gerekiyor. Fizikten hiç çakmam, hele böyle teorik fizik, kuantum falan işin içine girince içim bir fena olur, beynim hata vermeye başlar. Dolayısıyla söyleyeceklerim bu kadar. Kara delik oluşacak, hepimizi yutacak geyikleri falan çok yapıldı. Ben diyorum ki, nasılsa hepimiz bir gün öleceğiz, o yüzden varsın kara delik yutsun bizi. en azından çok havalı bir son olur.