Eve geleli 2.5 saat filan oluyor, haftasonu habip’te kalmıştım. Uğrayıp bilgisayarımı aldım, eve geldim. Dışarısı buz gibi, maslak’ta kar yağıyordu allahtan dinmişti. Bilgisayarımı açtım, Barış’la şu video sayfasının buglarını düzelticez bu gece.
Yemeğimi yaptım, yedim. Oturdum hımbıllık yapıyorum, abimden bir telefon, “dışarı baktın mı?”. Evet, kar yağışı başladı yine biliyorum.
Her şey 2 yıl önce bugün, Ataşehir’de bir evin salonunda o an içinde bulunduğum can sıkıntısından ölmemek için bir blog açayım dedim. Blog açmanın en zor yani ona isim bulmaktı. Blog sahibi olmanın en zor yanının yazacak şeyler bulmak olduğunu çok yakın zamanda anlayacaktım.
Doğrusu ne yazacağımı bile bilmiyordum(hala da çok bilinçli bir blogger olduğum söylenemez), o yüzden ilk postum bir yılbaşı kutlamasıydı. İlk yıl baya başı boş geçti, yazıların arasına aylar girdi, aynı dönemlerde güncem.com ve ekşi sözlük’te de yazarlık yaptığım için bloga vakit ayırmak zor geliyordu, sonra teker teker diğer yazarlık yaptığım mecralardan uzaklaştım ve özel hayatımdaki iniş ve çıkışlarla doğru orantılı olarak yazılarımın artıp azaldığı bir tempoda Ebekulak’la ilgilenmeye başladım.
Bu yıl Mayıs ayının başında blogspot’tan ayrılıp wordpress’e ve kendi domainim üzerine geçtikten sonra Ebekulak tam olarak kimliğini buldu diyebilirim. Geek. Türkiye’de “geek” konseptinin algısındaki büyük yanlışlara başka bir yazıda değinirim ama özetle benim ilgimi çeken şeyler orada bi yerde birilerinin de ilgisini çekiyordur diye düşündüm. Field of Dreams’de bir söz vardı, “If you build it, they will come.”
Kendi alanıma taşınıp, konseptimi belirleyene kadar ziyaretçi sayım 4′ü geçmiyordu (her birinin ismini verebilirim).
Kendi alanıma taşınıp, konseptimi belirledikten sonra ziyaretçi sayım ortalama 14′e çıktı. İyifikir! ve Advertlover’ın reklamları sağolsun.
Ağustos ayında, “o şimdi asker” t8e yazar olarak katıldı.
En yakın arkadaşlarım veya sevgililerim asla düzenli okuyucum olmadı.
Kısaca, Ebekulak bugün bile hala benim çalıp benim oynadığım bir deli çadırı.
2. yıl, herkesden çok beni şaşırtıyor. Bunun bir 3.’sü olacak mı? Hiç bir fikrim yok, deliler gelecek planları yapmazlar, değil mi?
Cihan’ın maili ile haberdar oldum, Nokia’nın yeni bir hizmeti, ismi Nokia Vine, aktif ettiğiniz anda cep telefonunuzda dinlediğiniz müzikleri, çektiğiniz resimleri, kaydettiğiniz videoları geotagging teknolojisi ile işaretleyen ve büyük bir veritabanına kaydedip arkadaşlarınızla, başkalarıyla paylaşmanıza olanak veren bir servis. Web 2.0′ın, social networking’in dibine vurmuşlar anlıycağınız… (more…)
Discovery Channel’da reklamlarını görüp duruyordum, slow motion kameralar ile çekilmiş gündelik hayattan anlar. Gününü tarihini not edip TV karşısına oturduğumda ise Mega Machines ile filan karşılaşıp duruyordum. Duruma bir “dur” demek lazımdı, gittim hemen mininova’dan bölümleri çekmeye başladım.
Bir kaç saat içinde 19 bölüm hazırdı. Başladım izlemeye.
Evet, Hugh Jackman rolüne inanmış ve belli ki Wolverine karakterini severek oynayan biridir. Dolayısı ile çizgi roman uyarlamaları söz konusu olduğunda “aktör/yönetmen karakterleri bilerek ve severek işi yapıyorsa, güzel olur” inancımı doğrularcasına adamı bu rolde izlemek, Kanadalı, 1.60 boyunda ve bir küp gibi gözükmesine neden olacak kadar kaslı, çirkin suratlı bu kahramanı Avustralyalı, 1.90 boyunda ve fena halde yakışıklı bir adamın oynaması bile kabul edilir olmakta, göze hoş gözükmektedir. (2. X-Men filminin başlarındaki Wolverine’in berserk süreci hala aklıma geldikçe zevkten dört köşe olurum). Marvel’in Ö–rümcek Adam’ı kurtlara yem etme pahasına yağlanıp kendi filmlerini kendi çeker hale gelmesi ile de zaten yapımların kalitesi yükselmekte. Umutlar yüksek, bu film güzel olacak.
Ama yine de, Gambit olmamış ama be kardeşim, hem de çok olmamış yani…
Geçtiğimiz haftalarda çeşitli kızların darp girişimine maruz kaldıktan sonra sonunda dün gidip izledim filmi. “O şimdi asker” t8e bey zaten çok güzel irdelemiş konuyu, ben ise daha spoilerşinas bir yazıyla konuya eğiliyorum. (more…)
Tatil dönüşü çıtlanan ayçekirdekleri pazar sabahı salona dökülmüş halde bulunur. Yatarken çarptım döktüm kesin, uyuyakalmıştım zaten minderin üstünde.
Pazar akşamı çıtlanıp dökülmesin diye mutfak tezgahına konan çekirdekler bir kez daha dökülmüş olarak bulunur. Sabahın 8′inde uyku sersemi karşılıklı kesiştikten sonra işe gidilir.
Akşam 8, abim evde. Ben tatildeyken evde badana vardı. Çalışma odasının ayaklı ışığı devrilmiş, onu düzeltiyoruz.
- Ha bi de, benim evde hayalet var, akşam ben uyurken gelip çekirdekleri döküyo gidiyo sonra.
- Salak, senin evine fare girmiş.
- Oh.. (bkz: the oh moment)
Fareyle mücadele bir çeşit sinir harbi. Ö–ncelikli olarak bu hayvan ortalama bir insandan daha zeki. Çetin bir mücadele beni bekliyor.. (more…)
Ve boğazı kesilen bir koyunun kanı gibi aktı zaman.
Rehabiltasyon merkezim Antalya’ya gittim ben. Gittikçe garipleşen ve güzelleşen bir şehir Antalya. Hafif raylı sistem diyerekten bir kez daha şehrin ana yollarına fort etmişler ama bitince baharda yazda, kış olunca çok güzel olacaktır kesin…
Maaile gezdik tozduk. Sonra cemil cümle arkadaşlar gezdik tozduk. Sonra Antalya’dan Soul Stuff rüzgarı esti…ya da estirdim. Bir odun olan Antalya ahalisi bile adamların sahnedeki çılgın eğlencesi karşısında dayanamayıp “ayıp olmasın diye” eğlenmeye başladılar. 4 saptan 6/5 oranında homojenize olmuş bir kalabalığa doğru bölünerek çoğaldığımız gece biri sahneden gelen müzikal güzellik, biri de masada bulunan fiziksel güzellik olmak üzere bol miktarda güzellik barındırıyordu. Soul Stuff playlistsinde değişiklikler yapmış galiba, Frankie Vallie’den beggin’ çaldılar, ghostbusters çaldılar, my way söylediler…saat 3′te mekandan çıkıp arabaya bindiğimizde kulaklarımız hala çınlıyor ama bir yandan da bir 3 saatlik daha dans maratonuna hazır bekliyorduk.
Güzel bir geceyi kusursuz hale getirecek tek şey eksikliği içinde araba kullanırken, boş sokaklarda, hafif melankoli insanın üstüne çöker ya hani. Açtım radyoyu ben de, Everyday I Love You Less and Less çalıyordu.
Çağan Irmak, ne dizilerini, ne de bahsedeceğim dışındaki hiçbir filmini görmemiş olsam da, gözümde türk sinemasevere “blockbuster” kavramının her gün televizyonda gördüğümüz komedyenlerin çektiği başarısız komedi filmlerinden ibaret olmadığını gösterdiği için iyi bir yere sahip. Yine de halk olarak bu konsepti yanlış yorumlamayı bir şekilde başardık ve özellikle Babam ve Oğlum’dan itibaren ortaya bir film beğeni kriteri olarak- kardeşimin deyimiyle- “Bu filmde ağlamayan orospu çocuğudur” çıktı. Bakınız şöyle ki: (more…)
MTV’de “meme-göt kuşağı” olarak da bilinen Hot Stuff sonrası Chill Out Zone yayınlanması bana biraz ironik geliyor. Kendimi seviştikten sonra yatakta sevgilisine sarılıp onla sohbet eden anlayışlı, hisli erkek gibi hissediyorum. Geçen cumartesi gecesi World of Warcraft – Kola – MTV üçgeninde sabahlarken Chill Out Zone’da karşıma çıkıverdi Micky Green.
2.5 yıl sonra yeniden bir cumartesi gecesini evde, WoW başında geçirmenin biraz acınası olduğunu düşünüyordum…hala da aynı şeyi düşünüyor olabilirim ama yine de bu güzel bayan ve güzel şarkı ile tanışmış olmak o kadar da “çöpe giden” bir gece olmadığını gösterir değil mi?
2007 yılında White T-Shirt isimli albümü çıkan Avustralya doğumlu Michaela(bu isim ve varyasyonlarına zaafım var) Green’den geliyor efem, “Oh!” (more…)