This post was published 1 year 9 months 18 days ago, therefore what is written below is probably expired or totally wrong at the moment.the 8th Endless ve Levonix ile Indiana Jones and the Kingdom of Crystal Skull filmini izlemeye gittik, görüş ve yorumlarımız için linke tıklamanız yeterli.
Uyarı: Yer yer, bol bol spoiler içerir.
Beklenti ve korkularım aksine hiç bir salonda yer bulma sıkıntısı yaşamadan bilet alabileceğiniz bir film. Nedense türk izleyicisi fazla ilgi göstermemiş gözüküyor. Bizim hedefimiz ise Kadıköy Nautilus idi. Filmin başlamasına 15 dakika kala ortalardan güzelce koltuklarımızı alıp salon konuşlandık. Sinemada film seyretmenin bana göre en güzel yönlerinden biri de filmden önceki fragmanlar sürecidir. Indiana Jones öncesinde de başta Dark Knight olmak üzere bu yılın pek çok bomba filminden bir yahut bir kaçının fragmanını beklerken önce gazı fazla kaçmış aksiyon filmi Wanted fragmanı bizi karşıladı. “Angelina Jolie var, buna da şükür” derken Sex and City fragmanı çıkınca bir kez daha Türkiye’deki dağıtımcıların gösterime giren filmlerin hedef kitleleri hakkında bir fikir sahibi olmadığı yönündeki inancım arttı.
Film her zamanki Paramount esprisi ile başlayan film hızlı bir start alıyor. Daha ilk dakikalardan Indiana Jones’u maceranın göbeğinde buluyorz. Lucas ve Spielberg hızlı başladığı filmde dünyalar güzeli Cate Blanchett’i de bizlere sunmakta hiç tembellik etmiyor. Doğrusu izlemeye gittiğiniz film Indiana Jones olunca, beklentileriniz ister istemez büyük oluyor. Ne bekleyeceğinizi bilmeseniz de iyi bir şeyler bekliyorsunuz işte. “Kingdom of the Crystal Skull” başlığından ne demek istediklerini, nereyi hedeflediklerini hiç düşünmemiştim ama ilk sahnelerde kahramanlarımızın(ve düşmanlarımızın) Area 51′e girmesi, “Rosewell” damgalı bir sandık çıkarması “haydaaaaaa!” nidası doğurdu içimde. Hemen sonrasındaki kurşun kaplı buzdolabı, çöl farelerine gösterilen yersiz ilgi ve FBI tarafından sorguya çekilen Doktor Henry Jones’un geçmiş filmlerdeki maceralarının da(/dahi) aslında hükümet için birer görev olduğu yönündeki bilgiler açık ve net bir şekilde hoşuma gitmedi.
Film için kötü bir puan değildi benim için ama kesinlikle Indiana Jones hükümet için yahut bir bayrak için değil, arkeoloji için, bilim için çalışan biridir benim gözümde.
Her neyse, ilk 20 dakika içindeki bu olayların gelişmesi sonucu Indiana Jones anında “eski filmler gibi değil” damgasını yemiş bulundu.
Film ilerledikçe eski filmlere ve karakterlere yapılan göndermelerle birlikte gittikçe daha çok ısınıyorsunuz. Vefat ettiklerini öğrendiğimiz Marcus Brody(Denholm Elliott) ve Profesör Henry Jones (Sean Conery) karakterlerine yönelik göndermeler biraz iç burkuyor. İlk yarının ortalarında KGB ajanları ve Marcus Brody’nin heykeli ile alakalı bir sahnede salondaki hemen herkes gülerken bir tek benim (ve ekrandaki Indiana Jones’un) içinin acımış olması ayrıca ilginç bir anektod idi.
Shia Lebouf, Hollywood tarafından yeni nesil star adayı şeklinde bize sunuluyor. Transfmormers ve Indiana Jones ile hızlı bir başlangıç yaptığı kesin, oyunculuğu ise göz tırmalamıyor ama yine de Shia serinin en zayıf karakteri olmaktan kurtulamıyor.
Bir başka Indiana Jones klişesi olan bol miktarda böcek ve fobi hayvanı bu filmde de kendini gösteriyor. Bilimum haçere ve sürüngen eski filmlerde kullanıldığı için olsa gerek bu filme sadece dev karıncalar ve nerden çıktığı bilinmeyen Indiana Jones’un yılan korkusu eklenmiş ki son madde çok saçma çünkü herkes bilir ki Indiana Jones (ve Harrison Ford) hiçbir hayvan ve böcekten korkmaz.
Film ilerledikçe Sci-Fi ağırlığı artıyor, ve bir kaç sahnede izleyici gerçekten gerilebiliyor. Sci-fi konusna gelmişken bir kez daha ILM’in, özellikle son yarım saat içinde gövde gösterisi yaptığını belirtmem lazım ancak öte yandan, orman içindeki kovalama/dövüş sahnelerindeki özel efektlerin başarısızlığı da ayrıca hayal kırıklığı yaratıyor.
Film bittiği zaman bir Last Crusade gibi doygunluk hissetmiyorsunuz. Geroge Lucas alenen bir 5.’ye göz kırpıyor, iş atıyor. Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull serinin en iyi filmi olmaktan uzak, Lost Ark’a ikincilik yarışına girsede malesef hak ettiği yer 3.lük.
Yine de indiana jones hayranları için bir hayal kırıklığı değil ve sinemada hoş vakit geçirmek, o güzelim indiana jones şarkısını duyup eski dostlara gülümsemek için ideal.


















51.bölgeden kaçarlerken kırılan tabutun içinde gördüğümüz altın sandık “Indiana Jones, Temple of the doom”dan.
Indiana’nın gözlükleri emin olmamamla birlikte babasının gözlükleri.
Görsel efektlerde gayet bilinçli bir yapmacıklık kattıklarına inanıyorum, hem serinin ruhunu korumak için, hem filmin fiction tadını savunmak için. Indiana Jones’un çıkış mantığını unutmayalım, unutursak oturup dvd bonuslarını izleyelim.
Böcek ve haşeratın en en en az kullanıldığı bölümdü. İnsanın içini ürperten sahnelerde diğer 3lemeye bakarsak gerçekten hemen hemen hiç yoktu -ki bu benim kişisel hayalkırıklığım- ancak, sayın Ebekulak Bey, yılandan böcükten korkmayan Harrison Ford’dur, küçüklüğü kamplarda çiftlikte bunlarla geçtiği için. Indy’nin yegane korkusu yılanlardır (tıpkı babasının fareler olduğu gibi) ve hatta bu korkusu Son Macera’da gençliğinde içine düştüğü yılan fıçısıyla da belirtilir.
Uzaylı ve arkeolojiyi iç içe sokmayı bir ekilde başarmış, ve bence ilk defa tam anlamıyla bir spielberg/lucas ortak yapımı olmuş olan bu son film, inanılmaz zor bir yükün altından kalkıyor ve çizgisini hiç bozmadan, bildiğimiz indy’yi bize sunuyor.
Â
Â