Araba olayına hiç hevesli olamadım.
Bizim ailenin kadrolu araba delisi abimdir. Gece karanlıkta arka far ışıklarından model bilirdi falan. Ben nötrdüm. Her erkek çocuğu gibi benim de oyuncak arabalarım vardı, Batmobile severdim, NFS oynardım ama o kadar yani. Ergenlik, Ergenlik-sonrası dönemde hiç böyle aman babamın arabayı çalayım, yok düzlükte direksiyon çalışayım hevesim olmadı. 18 yaşıma girdiğim gün ehliyet kursuna da başvurmadım.
Sonra bir gün, arabası olan bir kızla çıkmaya başladım. Kulağa nası geliyor bilmiyorum. Ama bir süre sonra erkeklik gururu denen şey bastırıyo filan. Her yere sevgili alıyo, götürüyo, getiriyor. İnsanın biraz içine oturuyor. Ufaktan silkinip “lan bu iş böyle olmayacak” diyip ehliyet kursu, ehliyet, araba pratikleri yaparken filan ayrıldık.
Soluğu Antalya’da aldım, moralim yerlerde, ev üstüme üstüme geliyor yerimde duramıyorum. Aldım arabayı vurdum kendimi yollara. Önce geceleri mahalle civarlarında ufak turlar. Sonra gündüz sakin saatlerde trafik derken 15 gün sonra arkadaşları evlerinden toplayıp denize götürmecelere başladım. Ve anladımki hagadende güzel bir şey araba.
Araba kullanmanın zevki bambaşka. Tabi Antalya’da yazın araba kullanmak kolay, yiyosa İstanbul’da kullan. Kullandım da. Bir sonraki sevgilim Külkedisi idi, belli bir saatte evde olması gerekiyordu ve aksi gibi evi uzaktaydı.
O dönem abimle bir anlaşma yaptık. Ona ev bana araba lazımdı ve ev anahtarları karşılığında abimden arabanın anahtarı ve ruhsatını almıştım. İstanbul trafiğinde ufak tefek bir iki sürtünme dışında sorun yaşamadan, Şişli-Kanlıca hattında işlek aylar geçirdim. Abimin “rüzgarı arkadan alırsa 120 görür” dediği Twingo ile 166 kilometre de gördüm, kız arkadaşımın bana ihtiyacı olduğu bir başka akşam tır trafiği arasında Şişli’den 16 dakikada Kanlıca’ya da gittim.
Aman da aman diyorsanız hiç başlamayın. Aman da aman bi durum değildi, çünkü kelle koltukta gidiyordum. Çünkü tek bir dersine girmediğim, kitabını açıp tek satır okumadığım bir ehliyet kursu ve sınavından almıştım ehliyeti. Vasıflı olduğum tek konu dünyanın en iyi öğretmeni olan babamdan araba kullanmayı öğrenmiş olmamdı. Yine de bu trafik denen, hele İstanbul trafiği denen illette tecrübe ve refleksler, hızlı düşünüp doğru tepkiyi göstermek yaşamla ölüm arasındaki farkı oluşturuyor. Ve söz konusu yaşam sıklıkla kendi yaşamın olmuyor.
Öte yandan yaş hala 20′lerin ilk yarısında. Kanım kaynıyor. Bastımmı araba kaçsın, bir iki makas atayım, efendime söyliyim, arabayı kaydırayım filan istiyorum…….da, cesaret edemiyorum. Dedim ya, hiç öyle araba delisi olmadım, kafam fiziğe de pek basmaz. Şimdi arabayı kaydırayım derken 4 takla atıp bariyerlere girmek var.
Geçenlerde yine bi gaza geldim, açtım baktım ileri sürüş teknikleri eğitimlerine. Görüyorum çünkü, Show TV’de bi arabalarla ilgili program vardı, işte teorik eğitim sonra arabanın etrafında bi güvenlik iskeleti gibi bişey giydiriyolar, ani tepkileri filan uygulamalı geliştiriyosun.
Yok abicim. Normal bir insan olarak gidip bunun eğitimini alamıyosun. “Abi hani yaşam, ölüm, trafik, türkiye’de asfalt kötü, şöförler deli?” diyosun. “Allah yardımcın olsun, aslansın kaplansın iyi şöförsün” diyolar.
Derken cuma günü gözüme çarptı. MiTo kampanya yapmış. MiTo zaten güzel araba, hatta kendisine buradan “seksi misin lan?!” demek istiyorum.
Neyse, dağıtmayalım konuyu. Kimileri kampanya adına 19 çeşit maymunluk yaparken, Alfa Romeo demişki, “ey genç üniversiteli. Al MiTo’yu, Volkan Işık’la ileri sürüş teknikleri eğitimi bizden sana hediye.”
Nası yani? Baya baya müşterinin iyiliğini, can güvenliğini düşünen bir kampanya?!
Hemen ardından “Volkan Işık kim ki?” dedim haliyle. Baktım. Ralli pilotuymuş.
Durduk yere MiTo’yla şekil yaptığım, aralardan kaçtığım hayallere daldım.
Hayal kurarmış, kader gülermiş.




















