Tamamen kişisel tercihlerimden oluşan bir liste hazırladım. Aralarında hiç izlemediğim, izleyip de bıraktığım, başından sonuna kadar takip ettiğim ve hala bitmemiş ama bence geçen 10 yıla damgasına vurmuş diziler var. buyrun bakalım:

10) CSI (2001-): Hiç izlemediğim bir dizi işte. Fakat suç draması kavramını baştan yaratan, bu türe yeni bir yön veren ve bu türün amiral gemisi olmaya hala devam eden bir yapımdan bahsediyoruz. Without A Trace, Cold Case, Law& Order’ın bazı spin-off’larına örnek olan; kendi bünyesinden ise CSI: New York, CSI: Miami yan ürünlerini çıkaran, bu vesileyle popüler kültüre Horatio Caine ekolü tek satırlık replikleri kazandıran bir markadan bahsediyoruz. Ayrıca tüm dizilerinde, jeneriklerde The Who kullanmaları sempatimi kazanmıştır.

9) 24 (2001-): Bush Yönetiminin televizyon dizilerine yansımasıdır 24. İlk sezon, çok farklı ve orijinal bir konsepti sunmasıyla milyonların beğenisini kazandı, 2. sezon çok heyecanlıydı. 3. sezondan itibaren yavaş yavaş politik/gerilimden fantastik/vatanseverlik kaymaya başladı. Ne zamanki Los Angeles’ta nükleer bomba patladı, ben de diziyi orada bıraktım. Kiefer Sutherland, Jack Bauer’ın en uzun günleri sayesinde ömrünün sonuna kadar film çekmese de, ya da kötü filmlerde oynasa bile rahat rahat yaşamayı garantiledi, dizi siyahi bir ABD başkanı’nı müjdeledi, Amerika’nın terör paranoyası abartısını yitirdikçe 24 de önemini kaybetti. Jack Bauer Chuck Norris’e denk gösterildi ama bence maç ortada.

8 ) Nip/Tuck (2003-): “Tell me what you don’t like about yourself.” Plastik cerrahı 2 doktor üzerinden insan ilişkilerine ve hayata dair çok sert bir anlatıma sahip olan Nip/Tuck ilk 2 sezonunda cesur konuları, görüntüleri ve mesajlarıyla insana dair dramaların yeni kralı olma potansiyeline sahipken ilerleyen sezonlarda dalgalı bir performans sergilemeye başlayıp istikrarını yitirince ve ilişkiler sarmalına odaklandıkça listede gerilerde kaldı. 4. sezon finalinden sonra izlemeyi bırakmıştım fakat 6. sezonda sanırım bitiyor dizi, dolayısıyla eski güzel günlerin hatrına kalan bölümleri seyretmek lazım.

7) Dexter (2006-): Kim derdi ki bir seri katili çok seveceğiz? Dexter Morgan çocukluğunda geçirdiği travma yüzünden seri katil davranışları göstermeye başlayınca onu evlatlık edinen polis babasının en azından içindeki bu kötülüğü kontrol etmesini öğrettiği ve içindeki caniyi Miami’nin gerçek kötüleri üzerine salan bir adli tıp/kan uzmanı. Normalleşmeye çalıştıkça başı daha çok derde giren, normalleşmeyi reddettikçe sahip olduklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalan bu karakter üzerinden günümüz toplumu ve belki de adalet sistemi üzerine çok güzel sosyal eleştiriler yakalamak olası. Michael C. Hall’un oyunculuk gösterisine de şapka çıkarmamak mümkün değil.

6) Mad Men (2007-): 00′lı yılların ikinci yarısında oyuna giren ve skora direkt etki eden mükemmel dizim Mad Men. Bence(izlediğim ve/veya bilgi sahibi olduklarım içinde) şu an televizyondaki en iyi drama bu. Çok uzun süredir hakkında bir şeyler yazasım vardı ama bi türlü fırsat bulamadım bari burada ballandıra ballandıra anlatayım! 60′lı yılların Amerika’sında geçen dizi, o dönemin sosyal ilişkilerini, kadın-erkek iletişimini ve iş hayatını (özellikle de neredeyse tamamen bakir olan reklam dünyasını) mükemmel bir şekilde ele alıyor. The Sopranos’un yaratıcılarından Matthew Weiner’ın elinden çıktığı için nasıl bir atmosferi olduğunu tahmin edebilirsiniz. Ağır, yavaş fakat insanın içine işleyen, karakterleriyle izleyiciyi bütünleştiren ve o dünyada yaşama isteği uyandıran (ne kadar iyi/kötü olursa olsun) bir dizi. Amerikalılar “tarihlerini” (bunu demeye yüzleri olmadığı için nostalji terimini kullanıyorlar) tekrar hatırlattığı için dizi için delirmiş durumdalar 3 sezondur. Ana karakter Don Draper (canlandıran Jon Hamm değil ama dikkatinizi çekerim, karakter Don Draper) 2009 yılının en etkili (influential) erkeği seçildi. Obama’dan falan daha etkili bir isim yani. Düşünün. Tabi bu bağlamda oyunculukların da ne kadar kusursuz olduğuu söylememe gerek yok sanırım.

5) Carnivale (2003-2005): 5. olmasının tek nedeni HBO’nun şerefsizliğidir. Bitseydi hiç tartışmasız gelmiş geçmiş en iyi televizyon dizisi olabilirdi, bu eksik haliyle bile en iyilerinden biri bence. Carnivale’i anlatmama gerek yok, lütfen hala izlemediyseniz mutlaka izleyin. Sonra HBO’ya küfretme ayinimize siz de katılın.

4) House (2004-): CSI suç dizilerinde bir çığır açtıysa, House o türü tıp dizilerine monte ederek her şeyi alaşağı eden bir kaos yaratıcısıdır. Tıpkı diziye adını veren ana karakterimiz Gregory House gibi. 21. yüzyılın Sherlock Holmes’u sadece bir dedektif değil aynı zamanda bir medikal dedektif. Hugh Laurie’nin her sezon oyunculuk dersi vermesi sayesinde, tek adama bağlı dizilerin tartışmasız en iyisi çünkü 6 sezon ve 100′ü aşkın bölümdür formülünü neredeyse hiç değiştirmeyen bir yapıya sahip olmasına rağmen hala daha ratignlerde en üst sıralarda yer alan belki de tek dizi. Hugh Laurie’nin performansı yanında yazarların yan karakterlere zamanında ve kıvamında müdahaleleri dizinin ilginç kalmasını sağlayan en önemli faktörlerden. Dizinin alt metninde arkadaşlık müessesi üzerine pek çok fikir bulunabilir. Bir de Thirteen ve Cuddy var tabi.

3) Lost (2004-): İster sevin ister nefret edin, kabul etmemiz gerekir ki 6 yıldır dünyada televizyon izleyen herkes Lost’u biliyor. Bana kalırsa ‘93 yılında The X-Files’ın yaptığını 10 sene sonra Lost yeniden başardı. Bugün Türkiye’de yabancı diziye olan ilginin artmasına ve temel bir kitle oluşmasına katkıda bulunan da yine JJ Abrams ve arkadaşlarının yarattığı bu maceradır. İnanılmaz basit bir çıkış noktasından fenomene dönüşen Lost (konusunu anlatmamı beklemiyorsunuz heralde, Coca-Cola’dan haberiniz var mı diye sormak gibi bir şey olur) tüm dünya’da bir popüler kültür ikonu olmayı başardı. Onu kendine örnek alan onlarca dizi çekildi ama hiçbiri Lost’a rakip olamadı bile. Lost bittiğinde gerçek anlamda amerikan dizi sektöründe bir boşluk oluşacağını tahmin ediyorum çünkü sanmıyorum ki onun kadar izleyici ve dolayısıyla reklam çeken başka bir dizi olsun. Bu arada sözüm diziyi izlemek için bitmesini bekleyenlere: En güzelini yapıyorsunuz.

2) Battlestar Galactica (2003-2009): Hayatında bilimkurgu ile arası çok da iyi olmamış ben, bir bilimkurgu dizisini neredeyse en tepeye yerleştiriyorsam, inanın bana bir sebebi var. Battlestar Galactica bilimkurguyu meze olarak kullanan muazzam bir insanlık draması. Savaş, barış, aşk, dostluk, siyaset, adalet, nefret…Hepsi mükemmel bir kurguyla mükemmel bir yönetmenlikle, mükemmel oyuncularla ve mükemmel(ötesi?) müzikleriyle karşımıza tek bir hikaye olarak çıkıyor ve bize sadece ama mutlaka izlemek kalıyor. Caprica’yı beklerken belirtmek isterim ki Ronald Moore gözümdeki televizyonun dahi çocuğu imajını, ne yaparsa yapsın (ki kötü bir şey yapacağını sanmam) Carnivale’ın ilk sezonu ve BSG sayesinde çooook uzun süre koruyacaktır. So say we all.

1) Six Feet Under(2001-2005): Eğer siz de benim gibi zaman zaman neden yaşadığınızı, var olma amacınızı sorgulamaya çalışırken dalıp gidiyorsanız, size iyi bir haberim var: Sadece son on yılın değil, belki de tüm zamanların en iyi dizisi Six Feet Under bu konuda bize yardımcı olmaya hazır.
Cenaze Evi işleten Fisher ailesinin yaşamlarını takip etme fırsatını bize sunan Alan Ball, bu fonksiyonunu yitirmiş aile üzerinden hayat ve ölüm üzerine söyleyeceklerini söylüyor ve hepimiz gibi varoluş krizine saplanmış olan karakterlerle birlikte hayatın anlamını aramamızı sağlıyor. Gençseniz Claire, gençlik-olgunluk arasında bir yerdeyseniz Nate, tutunma çabası içindeyseniz Dave, artık yaşlandığınızı hissediyorsanız Ruth ve sorunlu olduğunuzu kabul ediyorsanız Brenda ile kardeşi Billy Chenowith ile bir bağ kurmanız yüksek bir olasılık. İzlerken asla örnek almak istemeyeceğiniz onlar gibi olmaktan kaçınacağınız “gerçek insanlar” bunlar; fakat içten içe aslında tam da onlar gibi biri olduğunuzu biliyorsunuz veya bunun farkına varıyorsunuz izledikçe. Six Feet Under hayatın ta kendisi, hayatın acı gerçeği. Pek çok dizi izledim; hepsine heyecanlandım, güldüm, üzüldüm, korktum,gerildim. Ama hiçbiri beni hüngür hüngür ağlatmadı. İşte SFU böyle bir diziydi. Herkese göre değil ama izleyene çok şey katan, eşi benzeri olmayan bir yapım.

















