Developer, yani burada kullandığım anlamıyla yazılımcı, muhtemelen hayatı boyunca öyle popüler bi adam olmamıştır. Akşam bara gidip karı kaldırmamıştır. Kimse onun hakkında “piçtir o ya” diye başlayan hikayeler anlatmamıştır.
Ergenliği, üniversite hayatı ağırlıklı bilgisayar başında geçmiştir, bunun pek çok farklı dezavantajını da yaşamış ve yaşamaktadır. Mesela arkadaşları pek yoktur, bir developerın facebook sayfasında 1,056 arkadaş görmeniz pek olası değildir.
Creative, yani kreatif, öyle değildir. Kreatif eğlencelidir, sürekli anlatacak hikayeleri vardır. Güzel mekanlar bilir, developer simit sarayı’nda oturup çay veya tophane’de nargile içerken, kreatif adam “ya onu bırak esas Asmalı’nın ordan tarlabaşına bağlanan ara sokakta soldaki binanın 3. katı yıkılıyo” diyip garip bi yere götürür ve hakkaten mekan hem mecazi hem gerçek anlamıyla yıkılan bi yer çıkabilir. Kreatif’in çevresinde Developer ile kıyaslanmayacak kadar çok karşı cins mensubu insan vardır ayrıca. Bir developerla sahilde denize veya salonda televizyona karşı pek çok boş bira şişesi eşliğinde sabahlarsın. Kreatif ile 5 farklı mekanda 12 farklı içki içip tanımadığın birinin evinde tanımadığın 6 kişiyle beraber sızarsın.
Öte yandan, developer samimidir, arkadaş ile aile birbirine çok yakın kavramlardır onun için. Dolayısı ile bir developer, senin yerine okula gidip ders notlarına bakar, tatile giderken kedini gönül rahatlığıyla ona emanet edebilirsin çünkü senden daha iyi bakacağını bilirsin. Verdiğin kitabı üstüne votka-enerji dökmeden, kapağını kıvırmadan sana geri verir. En önemlisi, karşılıklı kıyaslamaya soktuğunda developerın sana kazık atma, kız arkadaşına çakma, arkandan konuşma gibi şeyler yapma ihtimali çok daha düşüktür.
Oyundan, “şakacıktan” da olsa, bana hayatta en sevdiğim iki şarkı olan Sultans of Swing ve While My Guitar Gently Weeps’i çalma hissiyatını tattırdıkları için Guitar Hero ve Rockband yaratıcılarına teşekkür etmek istiyorum.
Rob der ki, sevdiğiniz insan için karışık kset kaydetmek zor iştir çünkü duygularınızı başkasının şiiri üzerinden ifade etmeniz gerekir.
Benzer bir durumda, harflerin en yetersiz olduğu bir anda, ben de bu sefere mahsus duygularımı başka birinin cümleleri üzerinden ifade etmek istiyorum. Hislerimi ben bundan daha iyi ifade edemezdim netekim.
Yılmaz Erdoğan’a ait bu yazıyı sizlerin ve yazarın affına sığınarak paylaşmak istiyorum;
Bir sosyal medya çalışanı ve kullanıcısı olarak günün herhangi bir anında en az 4 farklı kaynaktan bilgi akışına maruz kalmak ve bunların en azından üçünü gerçek zamanlı takip etmek zorundayım. Buna alışığım.
Bu sebepten arada bir okula gidip derslere girdiğimde çok sıkılıyorum. Hayır, dersin kendisinden değil, ama 2 saat boyunca tek bir kaynaktan bilgi almak zorunda olduğum için.
Keşke hocaların bi sidebar’ı olsa, extension destekleseler. 19. yüzyıl şiiri dersinde mesela aynı zamanda gotik yazını veya ingiliz edebiyatı üzerine feedleri de takip edebilsem.
Bilgisayarımda şu aralar kontrolsüzce büyüyen bir “izlenecek filmler” yığını var. Bugün kahvaltı eşliğinde bir tanesini listeden çıkarayım dedim, sırasıyla Hangover ve Up in the Air ile başarısız iki deneme yaptıktan sonra (vlc’nin başı ağrıyormuş) sonunda Disney’in uzun yıllar sonra yaptığı yeni animasyonu The Princess and The Frog’u izledim.
Uzun uzadıya yapacak yorumum yok. Klasik Disney, New Orleans’da geçen bir masal. Başından sonuna Jazz ve blues ile süslenmiş ki filmden memnun kalmam için bu bile yeterli.
Evet güzel filmler, Pixar ve Dreamworks animasyonları izliyoruz, ama Disney’in, o daha bir çocuklara yönelik, mesaj kaygılı ve mutlu filmlerini özlemişim.
Bence izleyiniz, tercihen kardeşinize, yeğeninize de izletiniz.
Read-Write-Web’de Facebook’un login sistemi ile ilgili bir yazı yayınlanıyor. “Facebook Login” şeklinde yapılan bir google aramasında bu yazının linki 7. sırada çıkmakta.
Buraya kadar sorun yok, ancak yazının altında yer alan yorumlara bakınca onlarca kişinin siteyi Facebook’un yeni login sayfası zannetiğini görüyoruz.
Geneli oluşturan kullanıcılar için internet’in internet explorer olduğunu ve erişmek istedikleri her şeyi (açılış sayfası olan) google’a yazıp çıkan ilk sonuca tıkladıklarını kolaylıkla unutuyoruz.
Efendim, 2.5 yıl önce HSBC bankasında olan vadesiz hesabım ve advantage campus kredi kartıma dair borçlarımı kapatıp, üzerinde +5 lira bakiye bırakarak ve şubeden bankayla ilişiğimin kesildiğine dair sözlü ve yazılı güvence aldıktan sonra hayatıma Garanti Bankası ile mutlu ve mesud bir şekilde devam etmekte idim.
Bugün e-mailimde “Advantage CampusCard Şubat Ayı Ekstresi” diye bir mail ile karşılaştım. Inbox’da kısa bir arama yaptıktan sonra 1.5 yılı aşkın süre bana ilişmeyen HSBC’nin, Kasım ayından itibaren kredi kartı ekstresi kesmeye karar verdiğini ve +5 liralık bakiyeden her ay tırtıkladığını fark ettim.
Durumu netleştirmek için HSBC telefon bankacılığına başvurdum. İlk müsabaka sesli yanıt sisteminden bir insana erişmekti. Bankayla ilişiğimi kestiğim için müşteri numarası veya telefon bankacılığı şifresi sahibi değildim. Doğal olarak bir insana erişemedim. İnternette kısa bir araştırma yaptıktan sonra öğrendim ki sesli yanıt sistemi devreye girdiği anda önce 7 sonra 0′a basmak bir insana erişmek için en garantili yöntem.
Bir insana eriştikten sonra ikna yeteneklerimi konuşturmam gerekiyordu çünkü telefondaki hanım benim bankaya 5 lira borçlu olduğumu söylüyordu. Uzun süre çabaladıktan sonra benim bankaya borcumun olmadığı, aksine + bakiyem olduğu ancan bilinmeyen bir sebepten bankanın + bakiyemi borç varmış gibi tekrar işleme aldığı ortaya çıktı.
Sonuç olarak hesabımda bulunan 4 lira 12 kuruş’un HSBC Bankası kasasına tarafımdan hibe edilmesini onayladım ve umuyorum ki bu sayede bankayla ilişiğim bu sefer hagadende kesildi.
Sizlere de tavsiyem, eğer vakti zamanında HSBC ile çalışıp ilişğinizi kestiyseniz, bir kontrol edin mailinizi filan. Durup dururken size tekrardan borç işletmeye karar vermiş olabilirler.
Herhangi bir günün eve dönüş rotasını izlemek istemedim. Hayatımın yeni bir sayfasına açılan bir gün bugün. Yeni yıl beraberinde pek çok yeni şey getirdi ve o saf heycanla daha fazla yeniliğe açığım.
Taksim meydana yürüdüm, metroya inmek yerine otobüs durağına gittim. Gelen ilk otobüse bindim. Orta boşluğa bakan koltukta, cam kenarındaki güzel kızın yanına oturdum.
Müzik dinliyorum, an itibariyle Sean Paul’den Temperature çalmakta, sesini kıstım biraz. Sonraki şarkı shuffledan Bob Marley çıktı, “I don’t want to wait in vain for your love”, sesi biraz açtım, %55 civarlarında. Harbiye’ye yaklaştık. The Smiths, There’s A Light That Never Goes Out çalmaya başladı. Sesi sonuna kadar açtım, gözümün önünden filmden sahneler geçiyor.
“To die by your side, is such a havenly way to die” diyor Morrissey.
Yanımda oturan kız koluma dokunuyor. 1 milisaniyelik sürede “OMG 500 DAYS OF SUMMER’IN AYNISI HAYALLERİMİN KADINI MI BU ACABA?!” diye düşünceler eşliğinde kafamı çevirirken az önce süper soğuk havadan gelmiş olmamdan kaynaklı ısı dengeleme amaçlı sıvı sümüğün burnum derinliklerinden aşağı yola koyulduğunu hissediyorum. Umutla dehşet arası duygular arasında kalmışken kulaklığı çıkarıp kıza gülümsüyorum.