Bilgisayarımda şu aralar kontrolsüzce büyüyen bir “izlenecek filmler” yığını var. Bugün kahvaltı eşliğinde bir tanesini listeden çıkarayım dedim, sırasıyla Hangover ve Up in the Air ile başarısız iki deneme yaptıktan sonra (vlc’nin başı ağrıyormuş) sonunda Disney’in uzun yıllar sonra yaptığı yeni animasyonu The Princess and The Frog’u izledim.
Uzun uzadıya yapacak yorumum yok. Klasik Disney, New Orleans’da geçen bir masal. Başından sonuna Jazz ve blues ile süslenmiş ki filmden memnun kalmam için bu bile yeterli.
Evet güzel filmler, Pixar ve Dreamworks animasyonları izliyoruz, ama Disney’in, o daha bir çocuklara yönelik, mesaj kaygılı ve mutlu filmlerini özlemişim.
Bence izleyiniz, tercihen kardeşinize, yeğeninize de izletiniz.
Read-Write-Web’de Facebook’un login sistemi ile ilgili bir yazı yayınlanıyor. “Facebook Login” şeklinde yapılan bir google aramasında bu yazının linki 7. sırada çıkmakta.
Buraya kadar sorun yok, ancak yazının altında yer alan yorumlara bakınca onlarca kişinin siteyi Facebook’un yeni login sayfası zannetiğini görüyoruz.
Geneli oluşturan kullanıcılar için internet’in internet explorer olduğunu ve erişmek istedikleri her şeyi (açılış sayfası olan) google’a yazıp çıkan ilk sonuca tıkladıklarını kolaylıkla unutuyoruz.
Efendim, 2.5 yıl önce HSBC bankasında olan vadesiz hesabım ve advantage campus kredi kartıma dair borçlarımı kapatıp, üzerinde +5 lira bakiye bırakarak ve şubeden bankayla ilişiğimin kesildiğine dair sözlü ve yazılı güvence aldıktan sonra hayatıma Garanti Bankası ile mutlu ve mesud bir şekilde devam etmekte idim.
Bugün e-mailimde “Advantage CampusCard Şubat Ayı Ekstresi” diye bir mail ile karşılaştım. Inbox’da kısa bir arama yaptıktan sonra 1.5 yılı aşkın süre bana ilişmeyen HSBC’nin, Kasım ayından itibaren kredi kartı ekstresi kesmeye karar verdiğini ve +5 liralık bakiyeden her ay tırtıkladığını fark ettim.
Durumu netleştirmek için HSBC telefon bankacılığına başvurdum. İlk müsabaka sesli yanıt sisteminden bir insana erişmekti. Bankayla ilişiğimi kestiğim için müşteri numarası veya telefon bankacılığı şifresi sahibi değildim. Doğal olarak bir insana erişemedim. İnternette kısa bir araştırma yaptıktan sonra öğrendim ki sesli yanıt sistemi devreye girdiği anda önce 7 sonra 0′a basmak bir insana erişmek için en garantili yöntem.
Bir insana eriştikten sonra ikna yeteneklerimi konuşturmam gerekiyordu çünkü telefondaki hanım benim bankaya 5 lira borçlu olduğumu söylüyordu. Uzun süre çabaladıktan sonra benim bankaya borcumun olmadığı, aksine + bakiyem olduğu ancan bilinmeyen bir sebepten bankanın + bakiyemi borç varmış gibi tekrar işleme aldığı ortaya çıktı.
Sonuç olarak hesabımda bulunan 4 lira 12 kuruş’un HSBC Bankası kasasına tarafımdan hibe edilmesini onayladım ve umuyorum ki bu sayede bankayla ilişiğim bu sefer hagadende kesildi.
Sizlere de tavsiyem, eğer vakti zamanında HSBC ile çalışıp ilişğinizi kestiyseniz, bir kontrol edin mailinizi filan. Durup dururken size tekrardan borç işletmeye karar vermiş olabilirler.
Herhangi bir günün eve dönüş rotasını izlemek istemedim. Hayatımın yeni bir sayfasına açılan bir gün bugün. Yeni yıl beraberinde pek çok yeni şey getirdi ve o saf heycanla daha fazla yeniliğe açığım.
Taksim meydana yürüdüm, metroya inmek yerine otobüs durağına gittim. Gelen ilk otobüse bindim. Orta boşluğa bakan koltukta, cam kenarındaki güzel kızın yanına oturdum.
Müzik dinliyorum, an itibariyle Sean Paul’den Temperature çalmakta, sesini kıstım biraz. Sonraki şarkı shuffledan Bob Marley çıktı, “I don’t want to wait in vain for your love”, sesi biraz açtım, %55 civarlarında. Harbiye’ye yaklaştık. The Smiths, There’s A Light That Never Goes Out çalmaya başladı. Sesi sonuna kadar açtım, gözümün önünden filmden sahneler geçiyor.
“To die by your side, is such a havenly way to die” diyor Morrissey.
Yanımda oturan kız koluma dokunuyor. 1 milisaniyelik sürede “OMG 500 DAYS OF SUMMER’IN AYNISI HAYALLERİMİN KADINI MI BU ACABA?!” diye düşünceler eşliğinde kafamı çevirirken az önce süper soğuk havadan gelmiş olmamdan kaynaklı ısı dengeleme amaçlı sıvı sümüğün burnum derinliklerinden aşağı yola koyulduğunu hissediyorum. Umutla dehşet arası duygular arasında kalmışken kulaklığı çıkarıp kıza gülümsüyorum.
Tamamen kişisel tercihlerimden oluşan bir liste hazırladım. Aralarında hiç izlemediğim, izleyip de bıraktığım, başından sonuna kadar takip ettiğim ve hala bitmemiş ama bence geçen 10 yıla damgasına vurmuş diziler var. buyrun bakalım:
10) CSI (2001-): Hiç izlemediğim bir dizi işte. Fakat suç draması kavramını baştan yaratan, bu türe yeni bir yön veren ve bu türün amiral gemisi olmaya hala devam eden bir yapımdan bahsediyoruz. Without A Trace, Cold Case, Law& Order’ın bazı spin-off’larına örnek olan; kendi bünyesinden ise CSI: New York, CSI: Miami yan ürünlerini çıkaran, bu vesileyle popüler kültüre Horatio Caine ekolü tek satırlık replikleri kazandıran bir markadan bahsediyoruz. Ayrıca tüm dizilerinde, jeneriklerde The Who kullanmaları sempatimi kazanmıştır.
Hayır, Scrubs’daki ukulele çalan kız karakterinden bahsetmiyeceğim.
Kendisinden 1 ay önce, Friendfeed’de Serdar Kuzuloğlu’nun şu videoyu paylaşması sayesinde haberdar olduğum Fransız bir kızdan bahsedeceğim.
Beni tanıyanlar, Fransa ve Fransızlar ve Fransaya ait her şeyden hiç ama hiç hazzetmediğimi, bu yüzden blogumda Fransız bir kızdan övgüyle bahsetmenin nasıl bir milat değeri taşıdığını bilir.
Arada bir yok oluyor, sonra aksanlı İngilizcesi ile neler yaptığından bahsediyor. Dil bariyeri yüzünden mi yoksa doğal hali mi bilinmez, biraz şaşkın, biraz deli birine benziyor. (yine beni tanıyanlar, bunların karşı cinste karşı koyamadığım iki ana özellik olduğunu bilirler)
Fransızcam pek olmadığı için hakkında ayrıntılı bilgiye erişemedim henüz ancak Facebook’da hayran sayfası olduğunu ve Fransa’da konserleri olduğunu biliyorum. Takip etmek veya bana yardımcı olmak isteyenlere duyurulur. :)
Benim İstanbul’dan Fransa’ya yolladığım derin duygular bir yana, bu güzel kızın coverlarını tanımanızı istedim. Belki bu vesile ile Babylon olur, Ghetto olur, birileri sesimi duyar da konsere getiri kendisini İstanbul’a.
Belki bana da bi backstage pass filan ayarlar. hm?
Bizim ailenin kadrolu araba delisi abimdir. Gece karanlıkta arka far ışıklarından model bilirdi falan. Ben nötrdüm. Her erkek çocuğu gibi benim de oyuncak arabalarım vardı, Batmobile severdim, NFS oynardım ama o kadar yani. Ergenlik, Ergenlik-sonrası dönemde hiç böyle aman babamın arabayı çalayım, yok düzlükte direksiyon çalışayım hevesim olmadı. 18 yaşıma girdiğim gün ehliyet kursuna da başvurmadım.
Sonra bir gün, arabası olan bir kızla çıkmaya başladım. Kulağa nası geliyor bilmiyorum. Ama bir süre sonra erkeklik gururu denen şey bastırıyo filan. Her yere sevgili alıyo, götürüyo, getiriyor. İnsanın biraz içine oturuyor. Ufaktan silkinip “lan bu iş böyle olmayacak” diyip ehliyet kursu, ehliyet, araba pratikleri yaparken filan ayrıldık.
Soluğu Antalya’da aldım, moralim yerlerde, ev üstüme üstüme geliyor yerimde duramıyorum. Aldım arabayı vurdum kendimi yollara. Önce geceleri mahalle civarlarında ufak turlar. Sonra gündüz sakin saatlerde trafik derken 15 gün sonra arkadaşları evlerinden toplayıp denize götürmecelere başladım. Ve anladımki hagadende güzel bir şey araba.
Araba kullanmanın zevki bambaşka. Tabi Antalya’da yazın araba kullanmak kolay, yiyosa İstanbul’da kullan. Kullandım da. Bir sonraki sevgilim Külkedisi idi, belli bir saatte evde olması gerekiyordu ve aksi gibi evi uzaktaydı.
O dönem abimle bir anlaşma yaptık. Ona ev bana araba lazımdı ve ev anahtarları karşılığında abimden arabanın anahtarı ve ruhsatını almıştım. İstanbul trafiğinde ufak tefek bir iki sürtünme dışında sorun yaşamadan, Şişli-Kanlıca hattında işlek aylar geçirdim. Abimin “rüzgarı arkadan alırsa 120 görür” dediği Twingo ile 166 kilometre de gördüm, kız arkadaşımın bana ihtiyacı olduğu bir başka akşam tır trafiği arasında Şişli’den 16 dakikada Kanlıca’ya da gittim.
Aman da aman diyorsanız hiç başlamayın. Aman da aman bi durum değildi, çünkü kelle koltukta gidiyordum. Çünkü tek bir dersine girmediğim, kitabını açıp tek satır okumadığım bir ehliyet kursu ve sınavından almıştım ehliyeti. Vasıflı olduğum tek konu dünyanın en iyi öğretmeni olan babamdan araba kullanmayı öğrenmiş olmamdı. Yine de bu trafik denen, hele İstanbul trafiği denen illette tecrübe ve refleksler, hızlı düşünüp doğru tepkiyi göstermek yaşamla ölüm arasındaki farkı oluşturuyor. Ve söz konusu yaşam sıklıkla kendi yaşamın olmuyor.
Öte yandan yaş hala 20′lerin ilk yarısında. Kanım kaynıyor. Bastımmı araba kaçsın, bir iki makas atayım, efendime söyliyim, arabayı kaydırayım filan istiyorum…….da, cesaret edemiyorum. Dedim ya, hiç öyle araba delisi olmadım, kafam fiziğe de pek basmaz. Şimdi arabayı kaydırayım derken 4 takla atıp bariyerlere girmek var.
Geçenlerde yine bi gaza geldim, açtım baktım ileri sürüş teknikleri eğitimlerine. Görüyorum çünkü, Show TV’de bi arabalarla ilgili program vardı, işte teorik eğitim sonra arabanın etrafında bi güvenlik iskeleti gibi bişey giydiriyolar, ani tepkileri filan uygulamalı geliştiriyosun.
Yok abicim. Normal bir insan olarak gidip bunun eğitimini alamıyosun. “Abi hani yaşam, ölüm, trafik, türkiye’de asfalt kötü, şöförler deli?” diyosun. “Allah yardımcın olsun, aslansın kaplansın iyi şöförsün” diyolar.
Derken cuma günü gözüme çarptı. MiTo kampanya yapmış. MiTo zaten güzel araba, hatta kendisine buradan “seksi misin lan?!” demek istiyorum.
Neyse, dağıtmayalım konuyu. Kimileri kampanya adına 19 çeşit maymunluk yaparken, Alfa Romeo demişki, “ey genç üniversiteli. Al MiTo’yu, Volkan Işık’la ileri sürüş teknikleri eğitimi bizden sana hediye.”
Nası yani? Baya baya müşterinin iyiliğini, can güvenliğini düşünen bir kampanya?!
Hemen ardından “Volkan Işık kim ki?” dedim haliyle. Baktım. Ralli pilotuymuş.
Durduk yere MiTo’yla şekil yaptığım, aralardan kaçtığım hayallere daldım.
Vodafone ve Avea karşısında “genç, öğrenci” tarifeleri biraz boru kaçıyor olabilir ama Türkiye’de Turkcell’in GNÇTRKCLL’si kadar başarılı bir şekilde gençlere yönelik mobil tabanlı kampanyalar ve uygulamalar düzenleyen başka bir girişim olmadığı kesin.
Geçtiğimiz hafta içinde gördüm yeni kampanyalarını, “Gençken Yapılacak 100 şey“. 100 maddelik bir liste yapmışlar (maddebağımlısı sayesinde yine mi moda oldu ne “madde madde” kampanyalar?) ve tüm gençlere meydan okumuşlar. Kendinize bir madde seçiyor, yazanları gerçekleştirip videoya çekiyor ve siteye yüklüyorsunuz. Sitede yayınlanan her video için 100 kontör kazanıyorsunuz, izlediğiniz videoların sonundaki şifreyi turkcell’e yolladığınızda ise 5 kontör. Büyük ödüller ise Mini Cooper, dünya seyahati, bol bol iPhone 3GS ve 1 yıl bedava konuşma.
Site tasarımı, reklam kampanyası, gnçtrkcll’nin yüklediği örnek videolar ve hediyeler ile hedef kitlesine her noktadan doğru bir şekilde ulaşmayı başaran bir kampanya. Bir tek sitede yer alan tanıtım videosundaki arkadaşı LSD’nin etkisi geçtikten sonra kayda alsalarmış daha iyi olurmuş gibi. İzlerken “eline koluna hakim ol evladım, sakin. Sakin!” diyesim geldi.
Leo Burnett ve Turkcell‘i tebrik ediyorum. Beni bile gaza getirdiler “lan…çeksek mi şunu?” diyerenkten.