Bilgisayarımda şu aralar kontrolsüzce büyüyen bir “izlenecek filmler” yığını var. Bugün kahvaltı eşliğinde bir tanesini listeden çıkarayım dedim, sırasıyla Hangover ve Up in the Air ile başarısız iki deneme yaptıktan sonra (vlc’nin başı ağrıyormuş) sonunda Disney’in uzun yıllar sonra yaptığı yeni animasyonu The Princess and The Frog’u izledim.
Uzun uzadıya yapacak yorumum yok. Klasik Disney, New Orleans’da geçen bir masal. Başından sonuna Jazz ve blues ile süslenmiş ki filmden memnun kalmam için bu bile yeterli.
Evet güzel filmler, Pixar ve Dreamworks animasyonları izliyoruz, ama Disney’in, o daha bir çocuklara yönelik, mesaj kaygılı ve mutlu filmlerini özlemişim.
Bence izleyiniz, tercihen kardeşinize, yeğeninize de izletiniz.
Ne iyi ettim de kanal-i-zasyon galasına gitmek yerine Nefes filmini izledim.
Film gösterime girmeden önce hakkında pek çok spekülasyon yapılmıştı. Çok milliyetçi olacak, ulusalcı olacak, roket olacak, uzay olacak diye.
Hazzetmem. Bu tip muhabbetlere giren adamların alayından hazzetmem. Ne post-modern düdükleri severim, ne gözünü kan bürümüş barzoları. Evet modernim, global düşünce, hümanizmde feriştahın gelse dengim olamazsın. Evet anti-militaristim, legal yollardan askerlik yapmamanın veya en kısa şekilde halletmenin yolları peşindeyim, pek çok şeyi hem ideolojik hem de realist açıdan saçma buluyorum. Ama aynı zamanda iki dedesi de asker bir adamım. Yozlaşmış, cehaletiyle övünen bu toplum içinde eğrisiyle doğrusuyla en az yozlaşan, öz değerlerine herkesten çok bağlı kalmayı başaran nadir kurumlardan birinin TSK olduğuna inanıyorum.
Kısaca nötr duygularla girdim filme. Kahramanlıksa kahramanlık, elin Amerikalısı yapınca güzel film biz yapınca neden propaganda oluyor? Tamam biliyorum, etraf MAL dolu, ama bizim yapımcılar yönetmenlerde şu işin dozunu tutturmayı bilmiyor. Sorgulamaksa, sorgulama. Sikindirik fikirler, çıkar oyunları uğruna insanlar ölüyor, kardeşler birbirini vuruyor, kocaman bir aile bölünüyor.
Bakınız herkes Saving Private Ryan, Thin Red Line, Full Metal Jacket’tan filan bahseder. Ben A Few Good Men(bir kaç iyi adam) bilirim. Askerlik denen kurumun modern düzenle çakıştığı, adaletsiz ve zalimce noktalarını eleştirip aynı zamanda o modern düzenin varlığı ve devamlılığı için o bahsi geçen pisliklerin hepsinin ne kadar gerekli olduğunu da gösteren.
Her neyse, filmimize gelelim.
Filmimize gelirken yazının gittikçe ivmelenen bir spoiler eğrisine sahip olacağının da altını çizelim.
In Bruges benim için bu yılın en iyi filmiydi. Hatta izlediğim en iyi filmler, en sevdiğim filmler listesine girmişti. Soundtrack’i ile, konusu ile, oyunculukları ile, bana hissettirdikleri ile.
İnsan her sene böyle filmler izleyemiyor. Bu yüzden ayrıca mutlu oldumdu.
Sonra dün akşam, abimin ısrarlarına dayanarak, The Boat That Rocked isimli filmi izledim. Az önce dedim ya az önce insan her sene çok ama çok iyi bir film, hayatının ilk5 listesine girecek bir film seyredemez diye.
Ben bu sene böyle 2 film izledim işte.
Yazının devamında spoiler faktörünü elimden geldiğince az tutucam, ama isterimki bu satırları okuyan 3-5 kişi naçizane tavsiyemi dinlesin ve The Boat That Rocked‘ı hakkında minimum bilgi ile çekip izlesin. Memnuniyet garantisi veriyorum, beğenmeyene bandwidth iade.
Daha çok, daha absürd, daha saçma filmler çekilsin!
Başrollerinde George Clooney, Kevin Spacey, Ewan McGregor, Jeff Bridges ve Keçi’nin oynadığı “The Men Who Stare at Goats” 6 Kasım’da Amerika’da 26 Şubat’ta Türkiye’de.
Neden 3 ay sonra? Sormuyorum. Bilmek istemiyorum. Öğrenirsem yorum yaparım. Yorum yaparsam sert konuşurum, kalp kırarım.
Fragman(youtube) ve afiş için aşağıdaki linkle kararlı ama kibar bir şekilde tıklayın. (more…)
Bi süredir internette dolanıyor bu video. Koyup koymamakta çok aldım verdim. Star Wars seviyoruz tamam. Fekat bu “her boka star wars sokalım” furyası gittikçe kabak hatta brokoli tadı vermeye başladı.
Neyse.
İçinde bulundurduğu her iki trende olan derin saygım ve sevgimden size MC Vader’ı sunuyorum.
Eğer sinemaya olan ilginiz ortalama bir maymundan fazla ise mutlaka bu fragmanı izlemişsinizdir.
Ve muhtemelen izlediğinizle kalıp bu filmi hiç seyretmediniz.
Gösterime girdi mi? Hiç sanmıyorum. Belki benim sanat ve sanatsal aktivitelere bugünkü kadar ilgili olmadığım yıllarda bir kültür film festivali bünyesinde yayınlandı.
Her neyse, 2002 yapımı bu filmi geçtiğimiz gün izledim. Aslında yorumumu twitter’a da yazabilirdim, ama film beklentilerimin üstünde çıktığı için biraz daha ayrıntılı irdelemek istiyorum. (aşağıdaki satırlarda düşük oranda spoiler bulunabilir, uyarmadı demeyin)
Yılın en iyi filmlerinden biri olarak nitelendirilen Up öncesinde gelenek gereği yayınlanan yeni Pixar kısa filmi, Partly Cloudy (Parçalı Bulutlu). Kelimeler kifayetsiz.
Galaktik kamuoyu bu haberle çalkalanıyor. Nesli tükenme sınırında olan AT-AT’lerin yüzlercesinin Hoth Savaşı’nda telef edilmesi karşısında PETA, Rebel üsleri önünde protestolar düzenliyor.
Bir film çekip dünyayı değiştirmek kolay iş değildir. Bunu başaran filmlerin sayısı toplasan iki elin parmaklarını geçmez.
Fast and Furious, ilk filmi ile bunu başarmıştı. Bir anda modifiye arabalar, neon ışıklar, nos tüpleri ve milyon çeşit araç modifiye/yarış konsepti oluşuverdi. Lakin devam filmleri her ne kadar küçük çaplı trendler yaratmayı başarmış olsa da başta Vin Diesel olmak üzere orjinal kadronun yeri doldurulamadı.
Benim bayıldığım “Yeni model, orijinal parçalar” sloganı ile gösterime giren film beklentileri karşılayan hızlı bir açılışla selamlıyor izleyiciyi.
Filmin formülü çok vasit, karma bir sırayla; hiphop + popo + arabalar + silahlar
Çekilen ilk üç filme yapılan bol miktarda gönderme, yine alabildiğine sempatik bir Vin Diesel, iyi/kötü çocuk Paul Walker ve fena halde güzel Jordana Brewster var karşımızda. Eski filmler modifiye konseptine odaklanmışken bu filmde öyle akılları alan bir araba veya aracın tabanına yerleştirilen neon lambalar gibi yeni bir trendin ilk adımları yok. onun yerine bu filmde “modifiye işi yalan, marifet iyi şoför olmakta” demişler. Demişler demesine de bu sefer yolları kapayıp drag yapmak yerine akan trafiğe son sürat dalıp gittikleri için filmi gerçek hayata taşımaya hevesli kitleleri düşününce bir an sırtımda bir ürperti hissettim.
Filmden beklentileriniz basit olsun ve benden size tavsiye, işi riske atmayın, sinemadan çıktığınızda eve toplu taşıma kullanarak gidin.